
Bunun öncesinde insanın içi ne zaman yanar?
Ne zaman kalp, sessiz bir çığlıkla inler, derinlerden bir feryat yükselir?
Ne zaman gözyaşı dışarı değil, içine akar?
İçimizin yanması bazen bellidir: Bir yakınımızın kaybında;
yıllarca alın teri döktüğümüz işin elimizden alınmasında;
bir ömrü sığdırdığımız evin kapısına mühür vurulmasında;
ya da çocukluğumuzun geçtiği sokağın, kepçelerle yerle bir edilmesinde.
Haksız yere işinden edilmek, yurdundan koparılmak da yakar insanı.
Ama bir de toprağın giderse…
Bağında bahçesinde çalıştığın, meyvesini topladığın, gölgesinde dinlendiğin o toprak…
Dağlarındaki ağaçlar birer birer devrilir, tarlandaki buğday KÜL edilirse….
Ve sonra biri çıkıp o toprağa artık senin değil, bizimdir derse…
İşte o zaman kalp ağlar.
Yürek cayır cayır yanar.
Çünkü yanan sadece bir ağaç değil, vatanın ta kendisidir.
Giden sadece toprak değil, geçmişin, emeğin, kökün, geleceğindir.
Nefesin kesilir, sesin boğazına düğümlenir.
Kalbin ağlaması demek, çaresizliğin suskun feryadıdır.
Ve sonunda, tutamadığın gözyaşların isyana karışır.
Son yıllarda, bu topraklarda kalbimiz çok ağlatıldı.
Hem de defalarca.
Yanımıza bile uğramadan kararlar alındı.
Talan edenler, zafer sarhoşluğu içinde planlarını bir bir uyguladı;
uygulamaya da devam ediyor.
Ama yine de susmamız, “neyse” dememiz isteniyor.
Keşke, “Kusura bakmayın, bu kez öyle kolay değil,” diyebilsek.
Ben yine neyse diyeyim ve sizin de bildiğiniz gibi:
Kalbimiz bu topraklarda çok ama çok ağlıyor.
Ve hâlâ kanıyor…
Bir Cevap Yazın