Bir zamanlar tarih kokan bir köydü. Geçmişiyle, dokusuyla, anılarıyla harikaydı. Ama maalesef, diğer birçok değerimiz gibi onu da yok ettik. O taş yapılı güzelim evler, berrak sular akan pınarlar, unun kokusunu rüzgâra karıştıran değirmen, köy girişindeki mağaralar, mezarlıklar… Yok oldu. Yok oluyor.

Öte yandan, Nizip Çayı yıllardır zehir akıyor. Her gelen politikacı, her belediye başkanı bu meseleyi çözeceğini vaat etti. Sonuç? Ortada. Çözemiyorlar. Bu gidişle de çözemeyecekler gibi.

O suyu kirletenlerin, binlerce köylünün hakkına girdiği apaçık. Bilmiyorlar mı sanıyorsunuz? Bal gibi biliyorlar. Ama bilmek yetmiyor, vicdan olmayınca…

Dünyanın en lezzetli narlarının, çeşit çeşit kayısılarının, eriklerinin yetiştiği o bereketli topraklar, birkaç fabrikanın insafına terk edildi. Beş, bilemedin altı fabrikanın sahibi refah içinde yaşarken, köyün bereketi elden gitti. Ne Fatmalar ne Fevziler ne de Sarılar buna engel olabildi. Ve olmayacaklar.

Acayip değil mi?

Bir arıtma sistemi kurmak bu kadar mı zor?

Tarımın can çekiştiği bir ülkede, Nizip Çayı çevresindeki bahçelerin yok olması çok mu şaşırtıcı? Kimsenin umurunda değil. Ne gam! Akçakent, Kızılcakent, Turlu sakinleri gider, Nizip’ten satın alır bakdenizini, pirpirmini, mişmişini… Olur, biter.

Oysa bir zamanlar, bu bahçelerde yetişen meyveler kamyon kamyon Antep’e taşınırdı. Yüzlerce aile, bu topraklardan ekmeğini çıkarırdı.

Peki, bütün köylü toplanıp savcılığa dilekçe verse ne olur? Hiç.

Bu mesele uzun…

Bugünlerin şarkısıyla bitireyim:

“İçim yanar, yanar…”

Anlayacağınız, çaresizlik çok kötüymüş.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Popüler