Ne vakit portakallı ya da sade bir gazoz içsem, yanımda dayım varmış gibi yudum yudum içerim. Şişe yarısına gelince, bir elimle şişenin ağzını kapatır, birkaç defa aşağı yukarı sallar, köpüklerin coşup yükselişini dayımla seyrediyormuş gibi yaparım. “Gazoz, kaymaklı bisküvisiz gitmez,” deyip dayım bana üç dört tane kaymaklı bisküvi alırken, kendisi de her zamanki gibi mütevazı seçimler yapardı; iki sade bisküvi arasına lokum sıkıştırır ve onu öyle büyük bir keyifle yerdi ki, sanki dünyanın en lezzetli tatlısını keşfetmiş gibi gözleri parıldardı.
Dayımın bana gazoz ziyafeti çektiği mekân, köyün ikinci bakkalı Çaput Habeş’in dükkânıydı. Kapısı tahtadan, üç-dört merdivenle çıkılan, zemini toprak olan bu daracık dükkânın raflarında çok çeşit yoktu ama o eksikliği tamamlayan bir şey vardı: sadelik. Tahta raflarda birkaç bisküvi çeşidi, çamaşır sodası, ilaçlardan Gribin, Tekel kibriti yanında tekel çayı, çocuk emzikleri, beyaz lokum, toz şeker, yağlardan Vita, tuz, Oba makarnası, ciklet, jilet bıçağı gibi şeylerin olduğu bir bakkal işte.
Dokuz kız kardeş içinde tek oğlan olan dayım, çok arzu etmesine rağmen, babası onu ortaokula göndermemişti. Sebep: 70’li yılların kaotik, karmaşık ve anarşik olaylarıydı. Ve bir de o zamanlar tek bir cümle geçerliydi: “Bir sanat işine gir de hayatın kurtulsun!” O vakitler babanın atanın kararına itiraz etmek kimsenin haddine değildi. O yılların saf ve duru halleri işte! Dayım da mecburen haftalığı beş on lira olan işe devam ediyordu. Dayım, her sabah köyünden çıkar, üç kilometre yürür ve ustaların ustası Edip Usta’nın Saf Çelik atölyesinde çalışıyordu. Biz de o zamanlar dayımın yaşadığı köyden yeni taşınmıştık, ortaokul birinci sınıftaydım.
Ve her ne zaman 70’lerden bir kovboy filmine denk gelsem, yanımda dayımın olmasını isterim. Dayım, cumartesi haftalığını aldığında, bazen bizim eve uğrar, beni ve annemi yazlık sinemaya götürürdü. Gerçi amcamla bir kez Özalkan Sineması’nda film seyretmişliğim olmuştu ama dayımla sinemaya gitmek başka bir keyifti. Üstelik yazlık sinemaydı. Charles Branson’un kovboy filminin adı Chato’s Land idi. Filmde, kayaları bol olan dağlar, seçkin atlar, iyi ve kötü insanlar ile ölen ve öldürenler vardı. Tıpkı Yıldız Sineması’nın yazlık sinemasında seyrettiğimiz Kolsuz Kahraman filminde olduğu gibi. Dayım daha sonra bizi, birkaç defa Türkan Şoray’lı, Kartal Tibet’li, Kadir İnanır’lı, Ediz Hun’lu Türk filmlerine de götürdüğü olmuştu. O zamanlar köyden gelmiş biri olarak, kalabalığın içinde bir insan olmanın ayrıcalıklı farkındalığıyla, tahta sandalyemde otururken çevremi süzer, beyaz renkli bez ekran karşısında kendimi çok özel hissederdim.
*
Haftalığını biriktirerek aldığı kasetçaları da ilk kez dayımda görmüştüm. O an bir devrim gibiydi. Orhan Gencebay’ın şarkılarını da ilk kez o kasetçalarda dinlemiştim. Bazen kaset sardığında, dayım adeta bir sanat eserine dokunur gibi dikkatle bantı nazikçe yerinden oynatır, kopan iki ucu titizlikle yapıştırırdı. O an sadece müzik değil, dayımın sabırlı ve özenli hareketleri de bir sanat halini alır, her şey bir anlam kazanırdı.
*
On alt yaşında olmasına rağmen olgunluğuyla herkesi kendine hayran bırakan dayım, her hareketinde bir ağırbaşlılık, bakışlarında bilgece bir güven vardı. Yıllar sonra, dayımın neden bir sanatçı olmadığını çok düşünmüşümdür. Onun boy uzunluğu bir yana, gözlerindeki derin bakışlar biraz Kadir İnanır’ı, masumiyetiyle biraz Kartal Tibet’i ve birçok yönüyle de Cüneyt Arkın’ı andırırdı. Bu kadar karizmatik bir insanın, masa ve sandalye üretiminde harcanması bana hep haksızlık gibi gelmiştir.
*
Ve her akşam üzeri, dayım Şeytan Deresi’ni geçerken, ben de ona eşlik ederim. Dokuz on saatlik çalışmadan sonra dayım iş yorgunudur. Karanlıkta bizi bir ses takip etmektedir: cıyık, cıyık. Geçilen yerin adı Şeytan Deresi olunca bu gizemli ses içimizdeki ürpertiyi artırır. Karanlığın ortasında, o gizemli sesin peşimizde olduğuna inanırız. O sesten kurtulmak için bir çalının arkasına geçince ben de dayımın arkasına kendime yer bulurum. Ses bir an kesilir ancak tekrar yürümeye başlayınca cıyıklama sesi yeniden başlar. Korkuyla koşarız ama ne kadar hızlansak da ses bizden daha hızlıdır. Nihayet Şeytan Deresi’ni geçip biraz nefeslenince, dayımın sabah satış için getirdiği süt sıtılının demir kulpundan gelen bu sesin, o korku dolu anlara sebep olduğunu fark ederiz. Önce derin bir “oh” çeker, ardından kahkahalarımız karanlığı yararak, geçtiğimiz tüm derelere, yollara yayılarak yükselir. Tutluk mevkisine vardığımızda dayımı uğurlar, ben de gurbete doğru yalnız yürüyüşüme devam ederim.
*
Ailesinden ve özellikle de babasından aldığı köklü terbiyeyle oturmasını kalkmasını bilen dayım, bilgiye önem veren ve sürekli kendini geliştiren biri olarak da şehrinin en önde gelen sanayicilerinden biri oldu. Binbir zahmetle açtığı ofis mobilyaları atölyesi, birçok köylüsüne iş imkânı sağlamakla kalmadığı gibi hem bir meslek öğrenme kapısı ve hem de ekmek kapısı oldu. Oradan yetişenlerden bazıları kendi iş yerlerini açtı.
Dayım, işini geliştirmek için asla boş durmadı. Alanıyla ilgili üniversite hocalarıyla irtibata geçti, özel kurslar aldı, çalışanlarına eğitimler organize etti ve ülkenin birçok şehrini gezerek yaptığı ürünleri bizzat kendisi tanıttı. Fuarlara katıldı, ülkelere açıldı. Atölyesi fabrikaya dönüştü; yüzlerce insana ekmek kapısı oldu.
Dayım, ne babası Köse Hasan’ı ve ne de sülalesinin itibarını zedeleyecek en ufak bir hareketi ya da sözü katiyen olmadı. Onun damarlarında, hileye, sinsiliğe ya da başkalarını aldatmaya dair en ufak bir iz yoktu. Çevresi tarafından yaptığı her işte dürüstlüğü rehber edinmiş, işinin hakkını veren, yalanı ve dalaveresi olmayan hilesiz bir adam olarak bilindi. İş dünyasındaki onurlu yerinden asla ödün vermedi; dürüstlüğü, saygıyı ve itibarı her şeyin üstünde tuttu.
*
Dayımın sanat anlayışını yalnızca ürettiği büro mobilyalarında aramak haksızlık olur. Estetik bakışını hayatının her anına yansıtır. Bir kebap şişini onun gibi hazırlayan kaç kişi vardır acaba? Kuşbaşı etleri milimetrik doğrarken, şişe dizdiği etler adeta sütun gibi muntazam durur. Hele dürüm yapışı… Sanki bir sanat eseri üretir gibi, ekmeğe malzemeleri sistemli ve özenle dizer. Belki abartıyorum ama onun, Leonardo da Vinci’den daha vizyoner bir sanatçı olduğunu iddia edebilirim. Belediye başkanı olsaydı, şehri gerçek bir sanat kentine dönüştüreceğinden eminim.
Gurbet kuşu olmamdan dolayı, son 15 yıl boyunca, dayımla yolumuz nadiren kesişti. Ama onun hazırladığı çok yönlü videolar, memleket ve akraba hasretimi bir nebze de olsa dindirdi. Neredeyse aile üyelerinin her birine hazırlamış olduğu videoları izleyip hayranlığım arttı. Kamera çekimlerinden montaj işine kadar her aşamayı kendi başına ustalıkla hallediyordu. İnsan sanatkâr olunca, eline attığı her bir şey güzelleşiyor.
Ne var ki, çok sevdiği üç kızından birisini asrın hastalığına kurban verdi. Bu kayıp, onu derinden sarstı ve yüreğinde açılan yara, zamanla kapanacak gibi görünmüyordu. Hassaslaşmıştı. Kendini ülke içi ülke dışı gezilere verdi ama acısı dinecek gibi değildi. Bir defasında sosyal medyadan aldığım bir ailenin güzelliğine yansıtan videoyu onunla paylaşmıştım. Cevabı gecikmedi, “Yeğenim, bu videolara yüreğim dayanmıyor.”
O an, acısının ne denli derin olduğunu bir kez daha anlamıştım.
Ve maalesef şimdi de kendisi de bir hastalıkta. Keşke etrafında olabilsem ve yattığı hastane odasında karşısına dikilip, “Dayı, sen her zorluğu yendin, hiç pes etmedin; bu zalim hastalığı da yenersin? Boş ver doktorların ilaçlarını. Bak sana her derde deva ısırgan otu çayı getirdim, çörek otu ile bal da var,” diyerek, içini umutla doldurabilseydim.
Şifa Allah’tan deyip dualarla her gün bir litre ısırgan otu çayı içirir, çörek otlu bal karışımına biraz meyan kökü tozu, zerdeçal ve ıhlamur ilave eder günde üç yemek kaşığı verirdim. Bununla da kalmaz, kendisini her gün Curuncuk mıntıkasındaki dedesinden kalma zeytinliğe götürürdüm. Yani bir zamanlar hasta olan babası Köse Hasan’ı götürdüğü gibi. En büyük ağacın gölgesinde kulağına fısıldar,
“Dayı, sen yolların zorluğunu çok iyi bilirsin. Baban Köse Hasan gibi, Yaradan’ın sonsuz gücüne, mutlak kudretine inanırsın. Gel ne olur, pes etme,” diye yalvarsam da geçenlerdeki telefon konuşmamızda söylediği cümleyi tekrar edeceğini az çok tahmin edebiliyorum,
“Amaaan yeğen, boş ver, ne olacaksa olsun.”
Yo.. yo dayı! Böyle deyip savaşını bırakamazsın! Daha yapacak çok işin var senin.
Maalesef yanına gidemiyorum; söyleyeceklerimi diyemiyorum. Aramızda aşılması gereken, çok uzun nehirler, karlı-buzlu dağlar ve geçilmesi gereken bir okyanus var. Anlayacağın, uzak bir diyarda elim kolum bağlı olarak sadece uzaktan, çaresizce dualar edebiliyorum. Elim uzanıverse, belki gücüne güç katabilirdim, ama ne mümkün…
Sevgili Dayım,
Çocukken senle içtiğim gazozun tadı hâlâ damağımda duruyor. Birlikte seyredemediğimiz filmlerin eksikliğiyle, gece gündüz dualarımda, yanımdasın. Allah’ın yardımı ve ihsanı hep üzerinde olsun. Hani Yunus suresinde denildiği gibi: “Onlara söyle, ancak Allah’ın lütfu ve rahmetiyle ferahlasınlar.”** Seni, Allah’ın Şafi ismine havale ediyorum.
Not: Bu arada, artık Orhan Gencebay’ı dinlemiyorum. Onun o isyankâr, iç karartıcı şarkıları, ruhumu daraltıyor. Hayata dair umudumu daha çok kırıyor sanki…
Kasım 2024
- * https://www.youtube.com/watch?v=gbRXH-LB3yg
- **Yûnus Suresi: 58 Ayet
Bir Cevap Yazın