HACI İRFAT’İN İTİ :

Hacı İrfat, yaz ortasında karşı köyden getirdiği yavuz mu yavuz bir iti, kapının önüne dikmişti. Kimin yetiştirdiği, hangi niyetle büyütüldüğü belli olmayan bu iri cüsseli hayvan, gün boyunca miskin miskin yatıyor, akşam olunca da kime havladığını bilmeden, bütün sokağı sabahlara kadar inletip duruyordu. Köyün en gür ve güzel sesli adamı Bakkal Habeş, yatsı ve sabah ezanını okumaya başlayınca, malum it havlama seviyesini artırıyor, ezan bitene kadar ulumasını kesmiyordu. Bu densize, bu haddini bilmeze, bir Allah’ın kulu çıkıp da ‘hoşt’ demiyordu ya da diyemiyordu. Korktuklarından falan değil, komşularını incitmek istemiyorlardı.

En yakın komşusu Kumaş Mamet birkaç defa, “Hacı İrfat, Hacı İrfat şu itine sahip çıksan da olur olmaz havlamasa,” dese de Hacı İrfat pek oralı olacak gibi durmuyor, sanki durumdan keyif alıyordu.

“Ne yapayım Mamet ammi ite laf mı anlatılır?” deyip geçiştiriyordu.

Hacı İrfat rahat adamdı; kapısında duran iti sayesinde geceleri damında huzurla uyurken bir haftadan beri Kumaş Mamet’e uyku haramdı. Komşusunun üzerine fazla gitmek istemiyordu. Adı lazım değil, birilerinin yaptığı gibi komşu itini zehirleyip, telef edecek hali yoktu.

Kaç gecedir La havleler çekiyor, çocukluğunda yaptığı gibi büyük küçük bütün yıldızları sayıyor, yün yastığı alt üst ediyor, uyumaya faydalı diye bildiği on bir adet Kevser suresini yüz on bire çıkartıyor, daha sonra Fetih suresine geçiyordu da bir türlü gözüne uykunun zerresi damlamıyordu. Sinirini alması için toprak damın toprağına ellerini defalarca sürmesi dahi fayda etmiyordu. Arada sırada tam gözleri uykuya merhaba diyecekken mendebur hayvan, sanki bir hortlak görmüş gibi en yüksek dozdan havlamaya başlıyordu.

Kumaş Mamet’in hanımı Kara Banı ise, başını yastığa koyar koymaz beşinci boyuta geçiyordu. Ya çocukları? Onlar da analarına çekmiş olmalılar ki, itin sesine kulaklarını tıkamışlardı.

Artık kendisi de Hacı İrfat’in iti gibi gündüzleri uyur olmuştu. Sabah erken hayvanların suyunu, yemini verdikten sonra bahçenin yolunu tutuyor, tahtadan yapılmış tahtın üstüne kendi bırakır bırakmaz dakikasında gözleri kapanıyor, öğle vakti gözünü zor bela açıyordu.

Bir haftadır sabah namazına ilk giden hep kendisiydi. O sabah abdestini aldıktan sonra,  tam dışarı adımını atmıştı ki, ayağı vıcık vıcık, kaygan bir şeye bastı. Sendeleyip kapıya tutunarak düşmekten son anda kurtuldu. Eğilip baktığında, tahmin ettiği şeyle karşılaştı: Yerdeki o vıcık şey, köpek dışkısıydı. Ayakkabısını dış kapının yanındaki loğ taşına hırsla silerken, “Bire Hacı İrfat’in iti, bunu da mı yapacaktın? Hoşt bire hoşt,” diye kendi kendine söylendi. Sinirle geri dönüp evine girdi. Artık bir şeyler yapmanın zamanı gelmişti. Komşu hakkına hürmetin de biri sınırı vardı. Bugün kapısının önüne pisleyen it, yarın kim bilir neler yapardı. Evin hayatında dolanıp dururken gözü pencere önündeki kese kağıdına takıldı. Şimdi yapacağını çok iyi biliyordu. Artık sabah namazına rahatlıkla gidebilirdi.  

 Namaza beklediği sevgili komşusu Hacı İrfat de gelmişti. Bakkal Habeş namazı kıldırmaya durunca, kendisi de canı sıkıla sıkıla müezzinlik yaptı. Namaza ne kadar kendini verdiği, camide gerçekten ne kadar huzur bulduğu, tamamen Kumaş Mamet ile Allah arasında bir mesele olduğu için o anlara bir şey diyemeyiz.

Tesbihat sonrası okuduğu Lâ Yestevi’yi bitirir bitirmez kendini camiden dışarı attı. Evinin kapısına gelince çömelip beklemeye başladı. Nasıl olsa itin sahibi oradan geçecekti. Derken, sevgili komşusu sallana sallana, tasasız bir şekilde geliyordu. Hacı İrfat’in gözleri ışıl ışıl bakıyordu. Komşusunun bu denli keyifli olması Kumaş Mamet’i iyice germişti.

“Selamünaleyküm Mamet Ammi, bugün erken çıktın camiiden, hayırdır bir şey mi oldu yoksa?”

Kumaş Mamet, “Olmaz mı İrfat kardaşım, olmaz mı? Senin saygısız, kapının önüne hediye bırakmıştı onu iadesi için acele ettim,” der demez kese kâğıdı paketini komşusuna uzattı ve,

“Al komşu, bu senin itin hediyesi. Umarım beğenirsin. İt itliğini bilmeli, insan da insanlığını.”

Hacı İrfat, ne diyeceğini bilmeden paketi aldı ve açar açmaz eline kendi itinin pisliği bulaştı. Ne yapacağını ne diyeceğini bilemez bir halde, bir süre hareketsiz kaldı. Nihayet paketi yere attı. Pis elini silecek yer aradı. Kapının önündeki loğa silmek istedi ama oraya da aynı pislik sürülmüştü.

Kumaş Mamet hedefine varmıştı. Yüzünde beliren hafif tebessümle, “Hacı İrfat kardaşım, komşuluk hakların en büyüğüdür. Bunu sen de bilirsin, bizim arvat da bilir. Ecdadımız boşuna dememiş, ‘Komşu komşunun külüne muhtaçtır,’ diye. Keşke sen de her gün bir kap külü kapıma boca etseydin. Ama senin itin bu işi kendince yaptı. Hele sen şu itini geldiği yere bir gönder, ben de komşu hakkıdır deyip, geceleri itin yerine, kapında havlarım.”

Hacı İrfat bir iki defa yalpaladı; bir şeyler söylemeye çalıştı ama kelimeler ağzından bir türlü çıkmadı. Anlayacağını çoktan anlamıştı.

“Haklısın Mamet Ammi,” dedi ve başı önünde köpeğe doğru yol aldı.    

Ertesi gün Haci İrfat, karşı köydeki arkadaşına iti götürüp iade ettikten sonra, geceleri havlamayan başka bir itle evine döndü. İtsiz yapamazdı.

O gece Kumaş Mamet, günlerden beri hasret kaldığı uykuyu bulmuş ve hatta Kevser suresinden ancak beş tane okuyabilmişti.

Bu olayın yaşandığı tarihten 35 küsur yıl sonra, sokaklarda sahipsiz itler hızla çoğaldı. Şimdikiler bir başka. Onlar dört ayaklı değil. Ve çoğu ne bir kapıya ait ne de bir mahalleye ne de bir çobana ait. Şimdikiler, maskelerin ardına gizlenmiş, insanlığa, doğaya ve tarihe düşman olan yeni bir tür. Tek dertleri kendi rahatları, kendi sofraları, kendi makamları. Vicdansızlıkta sınır tanımıyorlar. Hangi canı acıttıkları, hangi canı telef ettikleri umurlarında değil. Eskilerin sahibine laf edilir ve belki de bir çözüm bulunurdu ama şimdikiler baş olmuşular. Kimi kime şikâyet edeceksin?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Popüler