KAPILAR: 232
-Eskilerin dekanına ithafen.-
Adını alışveriş uygulamasında gördüğüm Frank abime, sürekli aynı marka enerji içecekleri götürüyorum. Ve genelde de her içecekten en az dört tane aldırıyor. Adam tat ayırımı yapmıyor. Bazılarından bilirim: Çilekliyse çilekli, kakaolu ise kakaolu olacak. Frank abim onlardan değil. Sanki her tadın kendine göre kıymeti var dercesine, adam her bir lezzeti tatmak istiyor. Bir keresinde beş farklı üründen altışar tane götürmüştüm. Nasıl bir enerjiye ihtiyacı varsa, anlamadım gitti.
Frank abim ne içerse içsin ne yerse yesin bana ne! Benim için aldığım para ve bahşiş önemli. Ne de olsa modern kapıcılık yapıyorum. Yanlış anlaşılmasın bu alemde bu işi yapan sadece ben değilim elbette! Övünmüyorum da. Binlerce insan benzer işleri yapıyor.
Yıllarca eğitim fakültesinde dekanlık yapmış bir hocamız, buralarda Über işi yaptığı gibi, arada sırada market alışveriş uygulamasından da nadiren sipariş alıyor. Geçenlerde dört ürünlük bir sipariş almış. On dakikada hallederim ümidiyle markete dalmış. Dört ürün için 45 dakika harcamış ve aldığı para da 8 birimlik bir miktar. Bu sekiz birim ister 8 Kanada doları ister 8 Amerika doları, isterseniz 180 lira deyin. 8 dolar için 45 dakika harcamaya değer mi? Değer ya da değmez. Üç kuruş buradan beş kuruş oradanla eve ekmek götürülmesi gerekiyor, bir de ve en önemlisi ödenmesi gereken yığınla aylık faturalar var. Eskilerin dekanıyla zaman zaman dertleşiyoruz amma velâkin işin içinden bir türlü çıkamıyoruz. Adına hicret, sığınma, kaçma, geleceği kurtarma ya da hayallerin peşinde koşma dediğimiz mevzuyu yüz binler yaşadı ve biz de onu yaşıyoruzun noktasına getirip, yolumuza devam ediyoruz.
Neyse, Frank abime döneyim. Adı Frank olduğuna göre, adamın kökeni bu ülkenin birkaç nesil öncesine dayanıyor olmalı. Evi marketlere pek uzak sayılmaz. Muhtemelen ya keyfine düşkün birisidir ya da evde çalışıyordur. Bu defa Frank abimi görmeyi umut ederek kapısına vardığımda manzara değişmiyor: Her zamanki gibi beyaz renkli araba, sanki aylardan beri yerinden hareket ettirilmemiş gibi aynı yerde duruyor. Son zamanlarda çok yağmur yağdığından, arabada toz da yok. Kapının önünde yine ne bir bisiklet ne çocuklara ait bir işaret var. Perdeler de sıkı sıkıya kapalı.
Alışveriş malzemelerini kapının önüne koymak üzereydim ki kapı açıldı. Başımı kaldırdım ama kimseyi göremedim. Kapı tamamen açıldığında karşımda yaklaşık 35 yaşlarında biri belirdi. Tekerlekli sandalyede oturuyor.
“Bay Frank,” dedim gayri ihtiyari.
“Teşekkür ederim,” dedi.
“Eyvallah Frank abi,” diyecektim ki vaz geçtim.
“Rica ederim,” deyip malzemeleri içeri almaya niyetlendim ama Frank abim müsaade etmedi,
“Yo yo ben alırım,” dedi kararlı bir şekilde.
Ve tekerlekli sandalyesini kaşla göz arası yarım tekerlek ileri çevirdi ve bir eliyle kapı önüne bıraktığım malzemeleri pat pat içeri almaya başladı. Bu arada içerinden gelen kesif bir kokuyu da belirtmeliyim. Bu ülkeye geldiğimden beri zaman zaman burnumu rahatsız eden o koku: Marihuana dedikleri uyuşturucu.
Kapıdan ayrılıp giderken son poşeti içeri alan Frank abime bir kez daha baktım. Gözlerindeki o yorgunluğu, içinden dışarı doğru serpilen yalnızlı
Bir Cevap Yazın