
Kündürlerin oğlu Metin’in evlenmesinden sekiz gün sonraydı. Düğün gecesi, yorgunluktan tükenene kadar arkadaşlarla saklambaç oynamıştık. Atılan silahların boş kovanlarını toplamış, kafamıza esince de halaya kuyruk olmuştuk. Düğün ertesi, Metin ağamı çift sürmekten gelirken görmüştüm. Daha bir gün önce siyah damatlık elbise giyen o adam, şimdi bir at üzerinde bağda çalışmaktan geliyordu. O zamanlar evlenme nedir, evlendikten sonra ne edilir bilemezdim. Bildiğim, evlenmek için düğün yapılması, yemek yenilmesi, mevlit okunması. O kadar.
Bir de şu var ki Culluk Saleh’in ağaçtan düşmesinden de iki gün sonraydı. Ağaçtan nasıl düştüğünü komşumuzun oğlu Ahmet anlatmıştı. Adamın kafasından nasıl kanlar aktığını, yürümeye takati kalmadığından falan bahsetmişti. Tam o gece dizim ağrımaya başladı. Anama yatarken, “Dizim,” dedim. “Geçer. Benimki de ağrıyor”, dedi. Benimkisi geçmedi. İki sabah, üç akşam sonrası dizimde şişlik başladı. Kaşındı, çok kaşıdım. Kaşıdıkça kızardı. Bu arada Culluk Saleh üç gün sonra toprağa verildi. Tabutuna ben el veremedim ama bütün köylü gibi cenaze namazını kıldım. Kılarken okuduklarımı karıştırdım. Olsun! Allah kabul etmiştir.
Yaşımı dememişim. Tamtamına sekiz. Dizimdeki ağrılar sekiz bin kat. Her saat artıyor. Şikâyetim anama. Anam da ha bire, “Geçer,”, deyip durdu. Ben büyümüyordum acım büyüyordu.
Olanlar dün sabah oldu. Dizimin üstündeki şiş büyümüş ve tam ortasında beyazlık başlamıştı. Nenem, evimizin kocaman bahçesinde büyük don kazanında çamaşır kaynatıyordu. Sanki benim de ağrılarım kaynıyordu. Dayanamıyordum. Anamsa, sodayla beyaz esvapları derin bir bakır teşte çitiliyordu. Baktım onlar kendi derdinde, ben de ahır üstündeki odalara çıkan merdivenin ikinci basamağına oturup, damarlarımda dolaşan kanların akışına baktım.
Şehirden un, şeker getiren dedem. “Ne o erkek ne oldu?” diye yarı merakla sordu. Dizimi gösterdim. “Çıban çıkmış, geçer,” deyip kendi dizindeki çıban izlerini gösterdi. O an ağlamadım. Dedem gittikten sonra ağlamaya başladım. Durmadan zarıl zarıl ağladım. Anam yine, “Sızlanıp durma, geçer”, dedi.
Nenem, fıstık sakızını hamur haline getirip dizimdeki yaraya bağladı. Ağrım daha da arttı. Cuma ezanı okunana kadar ağladım.
Geçen hafta Cuma namazına gitmiştim. Üstelik tek pantolonum yıkandığı için, uzun tuman katına cemaatin arkasında durmuştum. O zaman ağrım yoktu ama utanmam vardı. Namaz sonrası hemen koşarak eve gelmiştim.
Ağlamaktan utanmadım. Üç gün boyunca hep ağladım. Siz olsaydınız daha çok gün ağlardınız. Belki yemek bile yemezdiniz.
Nenem, her sabah ve akşam tuzlu hamur ve fıstık sakızını yaramın üstüne koymadan önce, nasırlı elleriyle yaralarımı sıktı. O nasıl sıkma Allah’ım. Şarıl şarıl irin aktı. Gözyaşım da birlikte aktı. Yaram çok derine düştüğünden, bahçeye gidemedim, dışarıda çelik çomak oynamadım.
Anam hep işleriyle ve bebek kardeşimle meşguldü. Bana sürekli, “Geçer, geçer” diyordu ya, geçti işte. Şimdi zarıl zarıl ağladığım olmuyor ama, içimde çok daha derin yaralar var. Onlara da ağlıyorum. Bu defa gizliden.. geceleri.. kimseye belli etmiyorum.
Bir Cevap Yazın