(41 yıl önce yaşanmış hatıralardan)
Öğleden sonra okul çıkış önümüzü kestiler. On kişiydiler. Birkaçının simasını okulda görmüşlüğüm vardı. Yanımda Adnan vardı. Adnan’ı sonra anlatırım. Önümüzü kesenlerin bir tanesi bizim sınıftandı. İçlerinden sarışın olanı, “Bizi sen mi şikâyet ettin lan?” diye öfkeli bir şekilde bana sordu. Evet bana sordu. “Ne şikâyeti?”, diye soruyla cevap verdim. Adnan benden daha sert çıktı, “Bir dakika hemşerim, ne o lanlı konuşmalar!” Bu defa bizim evin epeyce ilersinde oturan Kadir daha sert bir ifadeyle, “Ne şikâyeti deyip, bize saflık numarası yapma”, dedi. Adnan, “Hoop hemşerim, bir dakika ne oluyor. Şikâyet falan yok. Derdiniz ne? Başka kapıya.” Sarışın olanı hepten sinirlendi, “Adnan sen bu işe karışma. Arkadaşın bizi şikâyet etti mi etmedi mi, o cevap versin.”
Tamam anladım. Küçük bir şehirden, üstelik ülkenin güneydoğusundan gelmişim, burası da küçük bir şehir ama burada büyük şehrin numaraları geçiyor. Yani bir nevi yol kesen gençlik çetesi türü işler, ya da sağcı solcuların yaptıkları türlü serserilikler. Ha bir de bu gençlere göre çok köylüyüm. Neden mi? Sınıfta bana karşı alaycı tutumları, bakışları, konuşmama gülümsemeleri falan. Yaram var da bunları söyledim yoksa mevzuyu dağıtmak niyetim yok. Size yemin ederim bu gençleri şikâyet etmediğim gibi, şikayet konusunu da bilmiyorum.
Şarışın delikanlı işin ucunu bırakacak türden değildi, “Bak Adnan, sınıfta bir-iki bira içtiğimizi bu “kıro” arkadaşın şikâyet ettiğini biliyoruz.” Adnan dayanamadı, “Ne kırosu lan. Düzgün konuş”, dedi. Bu defa Kadir omzumu ileriye doğru sertçe itiverdi, biraz sarsıldım. Ee ben de böyle böyle haksızlıklara gelemezdim. Bilenler bilir, zamanında yani bu şehre gelmeden önce eski lisemde beni sorguya çeken öğrenci çetelerine karşı dik durmuş, bahçesinde bağırmış, bütün liseyi inletmiştim, ama öyle kabadayılıktan falan değil, damarıma dokunmuşlardı, dayak atmaya çalışmışlardı. O hikâye de orada kalsın.
Birden Adnan, Kadir’in karnına bir yumruk geçirdi. “Helal olsun Adnan’a”. Yumruğu yiyen çocuk sarsıldı; yere düşecekken arkadaşları tuttular. Bu defa da onlar bize saldırmaya çalıştılar. Allah’tan çevreden insanlar bizi araladılar. Epey canım sıkılmıştı. Neden buradaydım? Kendi şehrimden yaklaşık neredeyse bin kilometre ötedeydim ve gelelim iki ay olmuştu. Yediğim ve içtiğim şeyler memleketin en fakirinin sofrasındaki kadardı. Kavgadan kaçmış, klasik ifadesiyle “okumak” için buralara gelmiştim. Akyazı denilen bu şehir bana karayazı mı olacaktı?
Yol boyunca Adnan kendi yöresine ait küfürleri savurdu. Adnan İç Anadolunun Kırşehir ilinden, ben Güneydoğu’lu, burası da Marmara Bölgesi. Adnan abisiyle beraber kaldığı eve ben de fabrika işçileriyle kaldığım eve gittim. Canım çok sıkılmıştı. Bir türlü beceremediğim tarhana çorbasını yine yapmalıydım, bu defa çok acı olmalıydı. Bizim oralarda topak şeklinde olan tarhana, burada toz halindeydi. Onu da arkadaşlar vermişlerdi. Bu defa biber ve domates salçasını az koydum ve yağda epeyce çevirdim. Islattığım toz tarhanayı soğuk su ile kaynattım. Şükür tarhana ve içindeki salçalar topak topak kalmamıştı. Evet olmuştu. Ve tabi üzerine iki yemek kaşığı toz biber aktardım. Sıkıntımı biber alıyordu. Teyibim veya radyom olsaydı türkü falan dinlerdim. Kendi kendime ninemin söylediği “Fincandın etrafı sarı” türküsünü bağıra bağıra söyledim. Aynı evi paylaştığım diğer üç arkadaş yemeklerini lokantada yedikleri için, yer serdiğim gazete parçası üzerinde yarım francala ile çorbayı bin bir düşünce yumağı içinde yedim. Biraz kitap okudum ve hatta önemli yerlerini de deftere yazdım. İki katlı kiralık evimizin üst katında karı-kocanın kavgalarını dinleye dinleye uyumuşum.
Aradan bir hafta geçti. Önümüzü kesenler bizi mahkemeye vermiş. Adnan söyledi. Hemen de duruşmamız varmış. Öyle polis karakoluna falan da çağırmadılar. Yaşım 16. Ben ve mahkeme? Nasıl olur? Güya ben ve Adnan önümüzü kesenleri yumruklamışız. Ee yuh yani. Duruşma denilen yere gideceğiz.
Gittik de.
Adnanın abisi de şaşkındı.
Bize, “Biz kavga etmedik. Onlar bizim önümüzü kesti, yumruk atanları falan da bilmiyoruz”, gibi ifadeler kullanmamız konusunda bizi sıkıca tenbihledi.
Mahkeme salonunu ilk orada gördüm. Sıra bana geldi. Ayakta nasıl durulacağını bilmiyorum. İki elimi arkada bağlı tutuyordum. Hâkim, “Önce elini indir bakalım”, dedi. Utandım. Ellerimi hazır ol vaziyetinde gibi tutmaya başladım. Demek kabadayı gibi duruyormuşum. Hâkim olayı anlatmamı söyledi. Ben de bir bir anlattım: Bize iftira attıklarını, ben kimseyi bira içti diye şikâyet etmediğimi, Kadir’in beni ittiğini, o arada birinin yumruk attığını ama kimden geldiğini tam hatırlamadığımı söyledim. Evet aynen böyle söyledim. Adnan mı attı, deseydim. Kavgada bize de yumruklar geldiğini falan da ilave ettim. Etmesey midim? Hâkim, esas meselenin bira içme mevzusundan kaynaklandığını bizi şikayet edenlere teyit ettirdi ve onlara, “Okulda bira içmeye utanmadınız mı? Bu genç sizi şikâyet ettiyse bile aferin ona derdim. Hem suçlu hem de güçlüsünüz. Çıkın dışarı bakalım” diye gençleri mahkeme salonundan kovdu. Bana ve Adnan’a da, “Hadi siz de gidin bakalım. Bazen sövene sessiz kalın. Öyle hemen öfkelenmeyin”, dedi ve bizi gönderdi.
Oh be!
Yo yo öyle oh çekemedim.
Aradan on beş gün geçmişti. Önümüzü kesen gençlerlerle okulda karşılaştığım oluyordu. Bakışlarımızı kaçırıyorduk. Öfke olmayacaktı…
Kasım ayı gelmişti. Hava soğuktu. Burası Akyazı; yağmur ve sis eksik olmuyor. Üzerimde beni ısıtan mont, palto veya parke henüz yok. Memleketimden getirdiğim ceketle idare ediyorum. Okul dönüşü, fırından bir ekmek aldım. Yanımdaki arkadaşa ikram ettim. İstemedi. Acaba kuru kuruya ekmek ikram etmekle ayıp mı ettim? Çocukluğumda, yani on yaşında köyden şehre eşekle kayısı yükü getirdiğim günlerin birinde, fırından aldığım ekmeği nasıl yediysem o ekmeği de yiye yiye gidiyordum.
Yolun en karanlık yerine geldiğimde, dört-beş kişi üzerime çullandılar. Tekme tokat giriştiler, elimdeki kitap ve defterler ve ekmeğim de bir yere savrulmuştu. Çok fena dövüyorlardı. Yoldan geçen bir kadın ve iki erkek gençlere müdahale ettiler. Karanlıktı; kimsenin yüzünü görmedim. Bakamadım da zaten. Tanımak için neden uğraşmadığımı ben de bilmiyorum. Beni öylece bırakıp, hızlıca uzaklaştılar. Kadın epeyce uzağa savrulmuş ekmeğimi getirdi, erkeklerden biri beni kaldırdı, diğeri de defter ve kitap ve defterlerimi verdi. Allahtan ekmeğim fazla çamura bulanmamış hatta ıslanmamıştı ama tek elbisem fena çamur olmuştu. Olsun! Bana yardım edenlere teşekkür ettim. Eve gittim. Yine arkadaşlar yoktu. Ne yapmalıydım? Çaresiz şekilde annemin elleri ile yaptığı yer minderimin üzerinde öylece oturdum. Ne yapacaktım? Bilmiyorum, bilmiyorum. Elbiselerimi çıkardım. Çizgili pijamamı giydim. Yine annemin yaptığı ve özenle diktiği yorganı üzerime çektim. Düşünerek üşüyordum.
Sonrası mı? Sonrası yok. Ne demişti hâkim. “Bazen sövene sessiz kalın”, demişti. Ben de dövene elsiz kaldım. Bu konuyu kimseye açmadım. Ayaklarımda ve kollarımdaki morluklar bir hafta içinde geçti.
Geçti işte. Hem de aradan kırk bir yıl, yani rakamla 41 yıl geçti. Ve yaşadığım o topraklardan şimdilerden çok daha uzağım. Üstelik yeni yaşadığım memleketin havası daha çok soğuk. Üzerimdeki kıyafetlerde pek değişiklik yok. Bu defa da, bel ağrısından dolayı kalın mont giyemiyorum. Hatta evet hatta yer minderinde yatıyorum. Dayak yemiyorum ama bazen dostların davranışları dayak ötesi gibi geliyor. Ne diyor Eşrefoğlu Rumi, “Bela gökten yağmur gibi yağsa, Başını altına tutmaktır adı aşk.” Aşkımız uğruna katlanıyoruz. Hatta kendime bile.
Bir Cevap Yazın