
Yorgunluğumun perişanlığında, bu gece hiç bitmeyecek zannetim. Sağıma baktım kimsecikler yok; solum bomboş. Hep gurbet mi olurmuş hayat? Yalnızlığımın sığınağı yastığa başıma koysam ne olur? Kimi özlesem, hangi çağa götürsem kendimi? Bir buğu var etrafta. Gaz mıdır? Bir kurşun bulutu mudur? Bitsin bu karabasanlar, tükensin bu çarpıntılar, yok olsun bu yıkıntılar fikriyle dışarı vurdumkendimi. Veremli dedemin hali bedenimde, soluk sokak lambaları altında avare avare dolaştım. Altmışlık caddede ise solgun bedenimle dolandım. Etrafta zaptiyeler de yok. Bütün zaptiyeler zaman öldürmek için başka mekanlara gitmiş olmalıydı. Olacağına varsın. Ne yapayım bu kederle? Ne yapayım bu veremli halimle? Hep gurbet mi olurmuş hayat? Kederime kendime verdim, gerisini hiç düşünmedim.
Heyt bire. Güzellikler birden gelmiyor işte: Kış-mış, kar-mar, yağmur-çamur, sel falan. Öyle değil mi kalaycı Hüsnü Abi? Anlaşılan bu gece bir de sen uyanıksın. Bittim, bitsin şu kapkacak parlatma işleri dersin. Anlaşılan senin derdin daha bir başka. Keşke insanların da kirli kalplerini de kapkacaklar gibi kalaylasaydın Hüsnü Abi. Uyusun insancıklar sıcak uykularında. Biz yine terli çayımızı demleyip, duvarları siyah dumanlı mekanında bu gece de demlenelim. Hayat hep gurbet, hayat hep Mihriban şiirlerinde saklı: “Aşka hudut çizilmiyor”. Bu gece de arabesk takılsak ne olur? Namusuzların namus tıntırası yaptığı bu günlerde, bu saatlerde biz delikanlı olalım, şerefimiz alnımızda demlik demlik çayımızı içelim.
Hüsnü abi hayatın çelebi kısmını bir sen bilirsin, bir de bu bedende izi kalmış kadim Antep çıbanı yaraları. Biz çok hızlı büyüdük. Biz bu aşklardan yorgun düşmemek için çok inat ettik. Abarttık mı yoksa?
Bir Cevap Yazın