1

Yağmurlu zamanlarda hep koştun.  Dostların seni yağmurlu zamanlarda yarıyolda bıraktılar; aldırmadın. Şairin “Kaldırımlarda yağmur kokusu, Ben sana mecburum sen yoksun.” dediği o demleri de unutmadın.

Zeytin toplama mevsiminde yağmura yakalandığın günün üzerinden ise tam otuz yıl geçti. Yaşlı bir zeytin ağacının altında ıssızca yağmurun dinmesini beklediğin ikindi vaktinin ıslaklığını hep hissettin. Topladığınız bütün zeytinleri çamurdan toplayıp arıkta yıkadığın o günü unutmak mümkün mü?

Şimdi birileri bana oturmuş kendince yazılmış kafiyesi olmayan bir neft kokulu masal anlatıyor. Yaşadığı şehirleri ve birazda köy hayatının kendini nasıl yıprattığından bahsedip duruyor.  Ve hatta noktası olmayan cümlelerinde  bana şakırtılı laf sokmayı da ihmal etmiyor. Ayıp olur, incinir, kırılır ve sonrasında darılır diye birşey diyemiyorum, yolumu Altmışıncı Caddeye çevirip savuşup gidiyorum.

Vakti zamanında o şehirlerin kaldırımlarında neler yaşadığımızı; Mithat Paşa yokuşundaki korkularımızı ve biraz yıkılışımızı ama dik duruşumuzdaki asillikten bahsetmiyorum. Maltepe Caddesinin eğrelti kokusunu, Ankara Otogarında kaybettiğim yalnızlığımı, beni çıldırtan vedayı ve öksüzlüğümü yazmaya dahi cesaret edemiyorum. Bize Ankara yaşattı yaşatacağını “yeter be” demiyorum.

Ah Ahmet Abi Ah! Sen ve ben zeytin mevsimlerinin küskün çocuğu olsak da kanatlarımız kırık değil. Konuşsunlar  ve hatta babalarımız da bize küfürlerin en imtihanlısını etsin. Biz uykuyu kendimize haram edenlerdeniz. Biz birilerinin anlattığı şehirlere de meydan okumasını biliriz.

Bütün hargürlü meydan okumlarımız olsa da  şehirleri çok sevdik. Hacı Yolu’ndaki aşklarımızı mahrem bildik; amca oğlu Atilla’ya dahi bahsetmedik. Seyranbağından Hacettepe Kampüsüne kadar yürüdüğümüz o günlerin izleri hala ayak tabanlarımızda duruyor. Bırak masallarını dostum, biz mecburiyetlerin çocuğuyuz.

Bak işte Ahmet Abi, buralarda yine daralıyorum. Mevsim bahara düştü.   Kanatlan gel diyorum. Bana üç kelam edenler sana edemezler. Gel diyorum işte. Ağustos gecelerinde okuduğumuz şiirleri yine okuruz. Biraz sağ biraz sol. Kimselerin pek bilmediği Necdet Sevinçin “Kurban” şiirini de ezberden ve hatta senin söylediğin türkü ile okuruz.  Hatta Tualın Kasım şarkısını da dinleriz. Hem burada komşu  Bedriyenin Saliha’sı da olmayacak. Kimse bize Komunist ya da paralelci falan de demeyecek.  Gece yarısı sonrası Şaziye Teyzen müsade ederse Nazım Hikmetin Güneşe Akın Var Akın şiirini de okuruz.

Sen gelirsen eve gitmeme mazeretim de olur. Zeytin ekmeğin tadı bir başka çıkar. Bağı bostanı konuşur, soğuk karlı gecelerden bahsederken içimizi inadına ısıtırız. Bu Kırkıncı Cadde ve hatta hergün arabayla kendimi vurduğum Yüzüncü Cadde dahi beni boğuyor.

 Bana bir hal oldu.  Ben hiç böyle değildim be Ahmet Abi!

yazı/foto: mağpak

 

****

Kurban
Bir sabaha karşı Antep Gar’ında
Kollarım kelepçeli,gözlerimde nem
Ve ensemde bir demir soğuk mu soğuk
Ben; İdam mahkumu Antep’li Ahmet
Hayatımın ilk baharında…

Babam seferberlikte Yemen’e gitmiş,
Anam hâlâ yolunu gözler!
Dayımı kâfir Sakarya’da şehit etmiş
Ve yetim kalmışız bizler! ..

Şu dağlar,şu ovalar hep bizimmiş
Bir tahıl gelirmiş,bir tahıl gelirmiş ki deme gitsin,
Hem bizi beslermiş,hem köyümüzü,

Davarımız varmış sürü sürü
Kervanımız çekermiş yükümüzü.
Önce düşman basmış obayı,
Davarı da,deveyi de yemişler.
Sonra,eşkiya talan etmiş
Yetim malı,garip malı dememişler…
Anam,ancak bacımı kurtarabilmiş,
Köşe bucak saklamış onu.

Bacım öyle güzelmiş,öyle güzelmiş ki,
Hafif bir eğilse saçı yere değermiş.

Bir ana,bir oğul kaldık evde
Derdimiz pek yoktu ama, mutlu da sayılmazdık.
Bir tarla, bir de söğütlük aldım.
İşte ben, o yeşil yaprakların, mavi suyun kurbanıyım!
Hem öyle bir kurban ki; sırılsıklam sevdalıyım! ..

Zeynep’le orada tanıştık, orada bakıştık birbirimize
Ve bir sabah su içtim testisinden…
Yitik bütün sevgilerimi bulmuştum onda.
Bacım kadar temiz, bacım kadar güzeldi,
Yüzünü bağrıma yaslayıp ‘seviyorum’ demesi yok mu,
Vallahi bir ömre bedeldi! ..

Zaman koymayıp, yitirdik
El ele, diz dize, göz göze…

Anam zaten dünden razıydı.
Azığımı o getirirdi tarlaya,
Oturup yerdik kuru-yavan,
Mutluydum! Seviyor,seviliyordum ya!

Bir gün sancısı tuttu Zeynep’in,
Sarıp sarmalayıp şehre götürdüm.
Omuzumda şal yerine pamuk balyası,
Önümüzde iki öküz, altımızda sap arabası.

Doktor: ‘Bir çocuğun olacak’ dedi,
‘Kız mı,erkek mi bilmem,
Yalnız burda adettir,
Bin beş yüzü vermeden, bu hastaya el sürmem.’

Oysa; yedi buçuk lira kadardı param
Ama; satardım evi, tarlayı, söğütlüğü hatta,
Öderdim parayı harmanda.

Doktor buna sadece güldü,
Oysa ben ne kadar samimi idim,ne kadar içtendim.

Sonra…
Zeynep’de, karnındaki de, doktor da öldü!

Hiç bir şeyin farkında değildim,
Ölümü bağrıma basıp, köyüme döndüm,
Kapandım anamın kucağına,
Delikanlılığıma, erkekliğime, yiğitliğime inat
Ağladım…Ağladım! ..

‘Köyü jandarmalar bastı! Kaç Ahmet’ dediler,
Kalkamadım o şefkat dolu kucaktan, kalkamazdım.

Sonra
Anamın da elleri okaşamaz oldu başımı

Ve enseme bir demir dayandı,
Kollarım arkamdan bağlandı…

Ne karakolda namuslu bir zabıt tutuldu,
Ne mahkemede konuşturdular!

Doktor’ iki cana kıymıştı,
ellerim boğazında kaldı’ diyemedim,
Anamı ben değil;
Jandarmanın bana attığı kurşun öldürmüştü.
Söyledim…Söyledim…
Söyledim ama dinletemedim!

Necdet Sevinç

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Popüler