Benim için mevsimlerin tek adı vardır: sonbahar.

Dedemin Ardından

  •  ‎ Ak saçlı dedemi bir sonbahar günü kuşluk vaktinde kaybetmişim. Her yaz üstünde ‎diz dize oturduğumuz taht sahipsiz şimdi.
  • Dört mevsim gezdiği bahçe her dem ‎hazana mahkum. Yapraklarını bir bir döken ağaçlar yetim şimdi.
  • Vakit yine ‎sonbahardır, ağaçlar ayrılık sarısına döşenmiş. O ağaçlara, o kırık dökük taht’a ‎bakan gözlerim yetim şimdi. ‎

Sana

  •  Bir gün sen de böyle gideceksin, ayak izlerin yapraklarda saklı kalacak.
  • Kimsecikler sesime ses ‎vermeyeceğinden adını ‎dağlara-taşlara, yapraksız ağaçlara haykıracağım.
  •  Sana vurgun olduğumu bilmeden, veda etmeden, el sallamadan, ‎ayaklarını sürüyerek ve neden gittiğini bilmeden terk edeceksin bu diyarı, bu ülkeyi.
  • Üşüyen ağaçlar ve şarkısını ‎unutmuş o mevsimde sırrım perdeler arkasında kalacak ve sen bunu asla ‎bilmeyeceksin.‎ ‎

Bir Dosta

Zamanın birinde rengini kaybetmiş bu tahtta belki sessiz bir âşık, belki bir küskün ‎ve belki de bir kaçkın, hesabı verilmemiş soluklar almış, soluklar vermiştir. ‎Başından binbir türlü belâ geçmiş, bağrına iki nokta üst üste hasretler saplanmış bir ‎yolcu, bu solgun mekânda bir nefeslik oturmuş mu bilmem; ama tarifini ‎yapamadığım bir dostla orada oturduk.

O bana baktı, ben de ona. Ne o konuştu ne ‎de ben. Mevsim ne kıştı ne hazan. Benim ömrüm gibi yani!‎ Sessiz akan zamanın soluklarına yenik düşmüş, bütün canlılığını yitirmiş bu taht, hayat denen ‎muammanın gizemleriyle hemdem olmuşluğun verdiği vakarla acı bir tebessüm konduruyor ‎yüreklere. Çehreler, bu tebessümle daha bir anlam kazanıyor. Kendini buluyor. Dermanı ‎derdinde gizli bir âşığın iniltilerine, bir küskünün feveranına, dehrin fırtınalarından kaçan bir ‎dervişin yaşlı gözlerine şahit olmuştur belki.

Belki de o taht vefa denizinin enginliğini anlatmak istiyordur, ‎kucağına topladığı yapraklara. Ve belki de başından bin bir gâile geçmiş, bağrına iki nokta üst ‎üste hasret saplanmış bir yolcuya bir nefeslik umut olmuştur…

Bilemiyorum. Fakat tarifi ‎imkânsız bir dostla oturduk o solgun mekânda. İşte orada. Zamanın donduğu yerde… O bana ‎baktı, ben ona… Ne o konuştu ne ben… Mevsim ne kıştı ne yaz. Benim ömrüm gibi yani… ‎

yazı/foto: magpak@wondowslive.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Popüler