O zaman 1

Yıl 1978. Ekimin ikisi. Sabah namazı vakti henüz girmemiş. Hava ayaz.  Bir sis tufanı var.. Çayırağası otobüsünün deli dolu muavini beni bir benzin istasyonunda indirmiş. Akyazı sapağı burasıymış. Ben bilmem. Sırtımda ince bir gömlek ve bir ceket. Ceketimin iç cebine babam biraz para koymuş anam da cebimi dikmiş.

Kalın bir yük ipiyle bağlanmış açık mavi valizim. Bir tarafımda ise kilime sarılmiş bir yorgan, koyun yününden yapılmış minderim ve yastığım. Küçük bir tüp, bir aliminyum tencere ve bir tabak. Tencerenin içinde bir kaşık, biraz bulgur ve salça.

Buraları bilmem. On üç yaşında tek başıma Diyarbakır’a gidip bir otelde kalmışlığım var ama, burası bana bir başka geldi.  Bu hava, beni tedirgin eden sahipsizlik ürkütüyor.  …

Şimdiki zaman 1

Koynumda yıllardan beri sakladığım küçük defterimde bunlar yazıyordu. Daha fazla yazamıyacağım anladım. Hep hüzün hep gurbet, bir yanı düşmüş bir hayat. Gizli gizli uzaklara bakışlar, yüreğe çakılmış duygular ve hasretler. Parmak uçlarıyla dahi maziye dokunmama duygusu. Ha açık ha koyu çay içmişiz. Ne farkeder. Görülecek hesabımız kendimizde. Gerisi kalsın dostum. Uzaklara bakışını çevirme sen.

Bakışı yakına çevirmeliyim. Bu sabah ve bütün sabahlar gibi beni yine bekleyen işler sıraya girmişti. 1978 yılına ait defteri kapatıp noktalı beyaz ve çokçada siyah renkli ceketimin cebime koydum. Ne de olsa içindekileri yarın tekrar okuyacaktım. Namaz sonrası sabahın ilk ışıkları duvara yansımaya başlamıştı. Bir kedi evimizin damında dolanıp duruyor. Eve alışmasın diye peşinden bir lastik bir terlik fırlatıp, kovalıyorum. Tecrübemiz var. Üç defa evin muhtelif yerlerine doğum yapan kedilerden birinin akrabaları olmalıydı. Saat yediye 10 dakika var. On dakika sonra  yine aşağıya ineceğim. Masayı ıslak bezle sileceğim. Buzdolabından standard kahvaltı tepsisini çıkaracağım. Kaselerde eksik olanları tamamlayayıp masaya yayacağım. Belki patates kızartacak, belki de menemen yapacağım. Hanım çocuklarla uğraşırken belki de tost yapmaya geçeceğim.

**

O zaman 2

Burası anayol. Yoldan karşıya geçemedim. Ben geçemedim ama arabalar vızır vızır geçiyor. Beni yolcu eden babam ve amcam da nerede ineceğimi, nasıl Akyazı varacağıma dair en ufak bir ifadeleri olmamıştı.  Bana verilen adrese nasıl gidecektim? Benim gittiğim yol belliydi. Duygum, rüyalarım, hayallarim buralara varmak değildi. Burası neresi? Bu sis neden? Bu ayaz beni çok üşütüyordu.

Bir taşın üzerine oturdum. Ne yapacaktım? Epey bir sonra yanıma bir taksi yanaştı. ‘Nereye böyle delikanlı?’ diye bir soru soran şoför 50 yaşlarında ya vardı ya yoktu.  ‘Atla arabaya, gideceğin yere seni götüreyim.’ ‘ Yalnız bir 15 liranı alırım’ diye devam etti. Ben anlamam, ben hayatımda daha taksiye binmiş değilim.  ‘Olur’ dedim. Adam kimdir? Bir taksiye bu kadar para verilir mi?

0-tespih

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Popüler