Bazen yıllar önce yazdığınız yazıyı bohçanızdan çıkarıp okuma ihtiyacı hissedersiniz. Günün şartlarına göre -belki- düzeltmeler yaparsınız. Aşağıdaki yaz bunlardan birisi. Senli ifadeleri herkes kendince düşünebilir. Bende ise “Senli” ifadelerin çok anlamı vardır.
Savruk Bir Sevda Üzerine Seyahat ve Ankara Yılları…
Beş aydan beri kaldığım bu hastahane odasında gecenin dördü ve ben hala uyanıksam; yarı bedeni tutmayan hastaların ıstırabını yüreğimde hissetmekten bitap düşmüş bir halde, başımı yastığa koyup bir türlü uyuyamıyorsam, bil ki bu acılar içinde Seni daha çok seviyor, özlüyor ve arıyorum. Diğer yandan de günlerce iş bulamayanlar, büyük kapılardan gerisin geri dönenler, daha dün on üç yaşındaki oğlunu bu odada öbür alem gönderen Diyarbakırlı Mustafa Amca aklıma geldikçe de mideme yemeklerin girmesinden rahatsız oluyor, Sana olan hasretimi yok sayıyor ve Sensizliği yaşamaya katlanıyorum.
Sevdiceğim ayrılığın bu bahtsız halini tariften uzağım. Sensiz geçen günleri, ayları, seneleri, saymanın gün batımı ömrüme faydası olmadığını anladım. Sessizliği ve Sensizliği içime gömüp derinden ağlamayı tercih ettim. Umutlarımı, hülyalarımı, bir türlü gerçekleşmeyecek planlarımı kapkara boyalarla boyadım, uzun havalarda kayboldum. Bazen de anlaşılmaz eski heyecanlarım ve muhabbetlerimle alabora olmuşum; kayıklar misali bir o yana bir buna sallanıp duruyorum. Bu çalkantılar içinde, aklıma biricik eşi ve iki yaşındaki yavrusunu Yaratıcısına emanet edip, yedi cephe dolaşmış Kastamonu’lu Musa Çavuş aklıma geldikçe, avare halime yuhlar çekiyorum.
Dün akşam “Prime Time” dedikleri televizyon kanallarının en çok seyredilen zaman diliminde, sözüm ona güzel sesli kişiyi seçmek için televizyonları başında vakit israfının en uç noktasını yaşayanlara inat, ben seni düşünmek ve hayal dünyamı senin resimlerinle süslediysem, bu israfı da ben yaptım sevdiğim? Güzel sesi duymak için bir araya gelmiş anlı şanlı kişilerin bedenler üzerinde konuşmaları beni şaşırtıyor ve sadece o programın sanatçısı olabilecek insanlar hakkında gün boyu konuşmaları işyerlerinde, otobüslerde, dolmuşlarda, tarlada, yol kenarlarında ve bilmem daha nerelerde duyunca daha çok şaşırıyorum. Ama ben senden bir kelime dahi hiç kimseye bahsedemiyorum. Ben asi bir küheylan gibi kendimi içime sürgün etmişim, bir o dağ bir bu dağ dolanıp duruyorum. Bana ne milletin konuşmalarından, dertlendiği meselelerden diyemiyorum.
Sana bu satırları zamanlı zamansız Ankara’dan yazıyorum. Bazen yanı başımda, bazen de karşımda oturmuş, sessiz sessiz iniltilerime şahitlik ediyorsun diye düşünüyorum. Gündüzleri köşe başlarını dönerken sanki Seninle göz göze gelmiş gibi selamlaşıyorum. Geceler boyu sevdamın çekingen adımlarını notalara bir türlü dökemiyorum. Bu sevda bestesinin zor yapılacağı kanaatine varıp, elime kalemi alıp “Sen” diye başlayan bir kelime ya da cümleyi yazasım gelmiyor. Sahte ya da hakiki sevdaların binlercesine şahitlik etmiş canım şehir Ankara, her gece sessiz üstüme yıkılıyor. “Hastanelerde hastalar rehin kalmıyor.” diyorlar ama ben sende rehin kalmışım, kaçamıyorum, açamıyorum sürmeli kapıları. Dün gece dertleştiğimiz Semih Abi’nin, “Gün gelir sen de unutursun.” demesine karşılık, “Bu bildiğin sevdalardan değil.” abi diyemediğime nedense yanıyorum. Paha biçilmez hasretinle kucaklaştığım belalı anlardaki halimi herkesten sır gibi saklıyorum. Bırakasım geliyor bu şehri; Kızılay Meydanına sığmıyorum, Mithat Paşa Caddesi kaldırımlarının ayakkabılarımı eskitmesine aldırmıyorum. Geçtiğin yerlerden yalın ayak gezmeyi hayal ediyorum. Ondan da vazgeçiyorum.
Hele bir de terazinin ağır tarafında kendini görenleri, kıdım kadar olan fikir dünyalarının genişliğinden, hayatı çok iyi bildikleri dair kesenlerin kibirli halleri görünce, ben yeni yağmış kar beyazı rengindeki sevdamdan hiç kimseye bahsedesim gelmiyor. Çalımlı, kurumlu adamcıklar geziyor sokaklarda, koridorlarda ya da ofislerde. Bu biçimsiz halleri görünce, “Nerede inceldiyse oradan kopsun.” diyemiyorum; inançlarıma, hayallerime ihanet edip sesimi gürleştiremiyorum. Sevdalı muhabbetlere hasret kalıyorum. Seyyah olup, Mecnuni sevdaları gram gram yaşayanları bulurum hayaliyle dünya alem gezip Çelebilik yapmak istiyorum ama anlık ve günlük sevdaların çokluğundan, “Otur oturduğun yerde” narasını içimde duyuyorum.
Kısaca, çevremde ucuz, pazara düşmüş sevdaları, yerli yersiz anlatılan fıkraları, doğruluğundan emin olamadığım tavırları, ışıksız yüzlerdeki gülüşleri, alaycı ifadeleri görmekten, duymaktan yoruldum. Bana has anamın sütü gibi ak bu sevdama riyakarlıkların bulaşmaması için nakışlı bohçalara sarıp, kalp sandığımın en altına saklama kararına varıyorum. Böylece hürriyetimi sandıklara Seni kilitledikten bulacağıma inanmışım sevdalım. Herkes kendi hesabını kendi defterindeki artılar ve eksiler üzerinden verecek. Galiba benim hesabımın ağırlığı da bu sevda üzerinden olacak, bunu şimdi bilmeyenler o zaman bilecekler. Sevdalım, Sana asla duyuramadığım; hiç bir yere sığdıramadığım; her daim hasretin gül kokulu zirvesinde yaşamış bu sevdayı sana emanet olarak bırakıyorum.
Bugünün çok öncesinden yazılmış bir tarihte, Kızılay yakınında bir yer- Ankara/foto: magpak
Bir Cevap Yazın