Öğleden sonra dörte başlayan yolculuk ertesi sabah altıya kadar sürdü. Gece boyu yağmur yağdı. Öyle bildiğiniz türden yağmur değil. Yağmur gibi yağmur. Yağmur dışarda yağarken içimdeki kasırgaların sesini bir ben duymaktaydım. Yağmur kendini duyurmak için elinden gelen herşeyi yapıyordu. Sel olup akıyor, arabanın camlarını kırmaya niyetlenmişcesine dövüyordu. İnadına yol alırken; sanki o bana ben de ona meydan okuyordum. O yağmurda bir bakkal önünde el eden birini arabaya aldım. İnşaat elektrikçisiymiş. Arıza tamirinden geliyormuş vesaire. Yol üzerindeki köyüne kadar bıraktık. Erbil Halinden aldığımız hurmadan vermediğime pişman oldum.
Yolculuklarda müzik ve diğer dinlemeler gayri yapasım gelmiyor. Kendimi dinliyorum, içimde esen fırtınaların sesi yetiyor. “Elim ile içtim aşkın zehrini. Hata benim, günah benim , suç benim” diye başlayan uzun hava bu havada iyi gitmez miydi? Gitmiyor işte. “Boşa Mecnun eylemişim ben beni. Hata benim, günah benim , suç benim” deme luzümu var mı? Sen daha iyi bilirsin. Bu uzun havayı erbabından yıllar önce epeyce dinlemiştim. Şimdi nedense dinlemiyorum işte.
İçimde yaşanılanlar bir tarafa, gidiyorum işte: Nusaybin, Kızıltepe, Akçakale, Urfa ve Gaziantep. Nusaybin Aydınlar Dinlenme Tesislerinde her zamanki yediğim mercimek çorbasının yine ayrı bir lezzeti vardı. Gecenin ikisinde çorba ve yanında getirilen küçük acı biber turşusu, turp, soğan ve yeşillik. Bir başkadır benim memleketim.
Yine yıllar önce bir otobüs yolculuğum olmuştu. Karlı bir geceydi. Maraş’ı geşmiş, Sivas yolundaydık. Soğuk alğınlığı hastalığı yakama yapışmak üzereydi. İlk mola yerindeki lokantada mercimek çorbası istedim. Kocaman bir kase dolusu çorba ve yanında limon, turp ve acı biber. Ben de kırmız kuru biber istemiştim. Neredeyse 4 yemek kaşığı biberi çorbaya boca etmiştim. Acılara alışkın olduğumdan, dokunmadı ve tabii şifa oldu.
O günden beri yol lokantalarında yediğim tek çeşidim var: mercimek çorbası. Vesaire işler.
Bu yolculuklar 30 yıldan fazla devam eder durur: sessiz, sensiz ve derinden.

Bir Cevap Yazın