Ankara’da zaman yok; mekânlar kendini hissettiriyor. Tam tamına bir ay geçtiğini, kaybolan demlerin gölgesinde takvimler söylüyor. Yokuşların şehrinde hayalleri olanların ya da yepyeni hayallere adım atacaklarla, iftar ve sahurların sunduklarını paylaşmanın sonuna doğru gittiğimizi imsak vaktinde anlıyoruz.  Geçen her anı zihnimizde kayıt altına alırken hasretleri, içtiğimiz son bardaktaki sulara gömüyoruz.

Ankara’da geçen her dakikanın hesabını yaşamak ayrı bir yük getirmiş olsa da, “Hayat böyle de yaşanılıyormuş” diyor Erzurumlu Hasan. Bağdat görmüş, Suriye’yi okumuş Mardinli Mehmet “Hayat uzak diyarlarda böyle yaşanılmıyor” diyor. O demde herkes kendince yorum yapıyor.

Gün sonralarında geleceğin hayal dünyasına hazırlık yapacaklara yeni şeyler sunduktan sonra, geri dönüş almanın heyecanını yaşamak güzel olsa da,  çok şeylere yetememenin gri rengi üzerimize yansıyor. Moskova görmüş Ali, Kırgızistan görmüş Recep, memleketine geri dönme ümidini her dem yaşayan Özbek Atabey zamanla her şey güzel olacağını söylüyorlar.

Dostların içinde olsam da en uzun günlerimi yirmi iki yıl sonra Ankara’da Ankara’ya has duygularla yaşamak istemiyorum. Zaten Ankara sokakları, üniversite koridorları ve okul yolları bilinen beyazlığında sevdalar yaşanmıyor artık. Bir vakitler adım adım ezberlediğim Sıhhıye ve Maltepe’de araba ile gezemiyorum; ha bire çıkış yolu arıyorum. Caddelerin yabanileşmiş duyguları ve serseri arzulu aşklar kendine yeni heyecanlar arıyor. Boş bir anımda kırışık bir kağıda “Ankara’da aşk yaşanılmaz” diye not düşüyorum. Ankara Metrosu’nda, Kızılay’da, Dikmen’de ve hatta Kocatepe yolunda bizim bildiğimiz -Musul’a, Erbil’e- gidenlerin aşkları zaten yaşanmıyor. İki kıta (Afganistan ve Kosova) sonrası hizmetinden Dohuk’a giden bir hanımefendinin “Neden rahat bir yere gidiyorum” deyişindeki sitemini, “Sakarya Caddesi” duymuyor. “Bizim sevdanın” esintilerini duymak için, bilinen sinsi aşklardan sıyrılmak gerektiğini Mithat Paşa Caddesi’ndeki alt geçitte bağıramıyorum.

Misafir odasında beklemenin anlamı yok diye düşünüyorum. Yorgunluğun notasız vuruşları bedenimin her yanını sarsa da kendimi gitmeye zorluyorum. Boşuna bir zorlayış içinde Ankaranın gri duygularını kendime satmaya çalışmanın anlamsızlığından kurtulup, “Şimdi gitmenin tam zamanı” demenin güzelliğini bu sabah yaşıyorum. Saat altıda yola çıkıp önce Şehzadeler Şehrine sonra (sonrası Gazi Şehri diyeceğim ama o yolları kapatan birilere olduğu için) Erbil’e doğru rotayı çiziyorum.

Aşk mahrumu Ankara, size ve benden sonra geleceklere kalsın.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Popüler