
Saçlarının her bir telini onlarca şehre ve bazen de bir kasabaya ve sadece bir köye hediye eden bu adamı yıllar sonra bu şehir tanımadı. Geride kalan saçları bembeyaz olmuş bu adama tuhaf tuhaf bakan bu şehire meyil de yoktu zaten.
Ne yılar öncesi ne de yıllar sonrası Meşrutiyet Caddesinde adresimi ararken ne saçımdan ne de üstüm başımdan utandım. Erzincanlı Ömer ile birlikte satın aldığım kalın keten pantolonla gezdiğim bu caddeler, Hacı Yolu Sokağı ve Kocatepe Yokuşu faydalı faydasız hatıraları bir kez daha yaşattı ama hiçbiri beni tanımadı işte. Yaşanmışlıklara pek umur etmeden, yüreğimde kalanlarla bir daha masalımsı bir gün yaşadım.
Ne Beytepe Kampusü ne Sucu Apartmanı kendini hatırlatmaya gayret gösterdi ama Hacettepe Hastanesinin acil servisinde geçirdiğimiz bir gece ve omuzlarımda yükü beş ay boyunca taşıdığım Numune Hastanesinin Rehabilatasyon Merkezi kendine beni çekmek istedi.
Metrosunda, durağında, yollarında resmi duran insanlar bana neden garip baktıklarını anlayamadım. Köyden şehre inmiş bir portre miydim acaba?
Beni tanıyan şehirlerim olmasından dolayı Ankara’nın somurtmasına aldırmadım. Uzun süredir et, yumurta ve tavuk yemesem de yorgunluğumu Hosta’da giderdim. Köyümün işi deyip kumpir aldım. Pişmiş patates üzerine acılar dökerken geçmişin acılarına tebessümle baktım.
“Ben sana yar olamam,
Yüzüme gülme bari” diyen türkü sözleri koynumda, bir davanın ağırlığı gönlümde iken Ankara’ya alaycı bir şekilde gülümsemeye çalıştım.
Bir Cevap Yazın