Bağdat’ta sancılandık, sancılandım. Bağdatın yaraları, insanların simalarındaki ızdırapları, için için akıtılan gözyaşlarını görmemezlikten gelemezdik.
Bağdat bize kendine ait yüzlerce farklı yüzünü gösterdi. Biraz ümitlendik, hafiften sevindik, bazen ve çoğu zaman garip bulduk; gerildik, yaralındık, savurduk. Bağdat perişan halinden öte, yüreğimize kurşunlar sıkmış olsa da geleceğe ait sulu boya resimler yaptık.
Her caddede ve her mahalle giriş-çıkış noktalarında bize yakın olduklarını hissetiren askerlerin sorularına takıldık. Kurtlar Vadisindeki Polat Alemdar’ın Murat Alemdar olarak bilinmesi ve bir arkadaşın isminin Murad olmasındaki avantajı ve askerlerin yüzlerindeki tebüssümüne şahit olduk. Yine bir arkadaşımızın Kurtlar Vadisi’ndeki bir diğer kahramanının isminden olmasındaki denkliği görünce biz de şaşırdık: “İskender”
Bize eşlik eden taksi şoförünün gülmekte zorlanan hali, Arapça konuşmak için Kur’an ayetlerinden seçtiğimiz ifadelerin yanında risalelerde geçen kelimelerle anlaşmaya çalıştık. Yaptığımız telâfûz hatalarına biz de tebessüm ettik.
Bağdat yolunda kafile kafile Kerbela’ya giden insanlarla karşılaştık, koyu siyah çarşaflı kadınlar ve genç kızlar, siyah giyimli çocuklar, ellerinde kapkara renkli bayraklı genç erkekler, minibüsler, arabalar, kesif bir duman ve sis. Yol kenarında insanlar için kurulan yemek kazanlarında yemekler pişirilirken, arabalardan sesi sonuna kadar açılmış boğuk ilahi sesleri. Parası devlet tarafından karşılandığı söylenen yemeklerin neler olduğunu soramadık.
Ne tarafa dönsek yol kenarlarında kazıklara çakılı bayrakların kasvetli duruşu ve içimizde yorumlar. Hz. Ali, Hz. Hüseyin ve Hz. Hasan bayraklara mahkum olmamalıydı sedası içimizde. Anmalar ürkütücü ve belki de bu denli sevimsiz olmamalı nakaratı dilimizde. Keşke dualarda ve konferanslarda, camiilerde, seminerlede ”Onlar” anlatılsaydı. Bazen 200 kilometre civarında yürüdüğü söylenen o insanlar dertlenmeleri farklı olabilirdi diye içimizden geçse de dillendirememenin tutukluğunu yaşama mecburiyetimiz vardı. Ama bu bir inançsa, saygım da içimdedir.
Yol boyunca gördüğümüz camiilerin etrafı büyük bloklarla çevrili. Yollarda şoförler çok telaşlı. Zaman zaman ufak-tefek çukurlar bir kenara, yollar geniş ama yılların kahrediciliğini omuzlarında taşımanın bıkkınlığını yaşadıklarını kendi lisanlarında döker gibiydiler.
Bağdatın girişine yapılan kendine has mimaril taştani kapılar bizi karşıladı. Şoförümüz biraz daha telaşlandı. Koca koca kamyonların arkasından sürekli selektörleri yakıp öne geçmenin savaşını verdi. Güneş enerjisiyle çalışan yol kenarındaki ışıklı direkler kendine göre bir harmoni oluşturuyordu. Bizim şoför gergin. Yavaş kelimesini daha fazla telâfuz edemedik. Peşimizdeki arkadaşlar bize yarım saatlik geride kalmıştı. Adını bilmediğimiz bir nehrin üzerine kurulu köprüyü geçince yol kenarındaki su ve ıvır-zıvır satan bir barakanın yanında genç soför durdu. Arabadan indi, satıcının yanına gitti ve bir paket sigara aldı. Daha parasını ödemeden paketi açtı ve bir tane sigara yaktı. Parasını ödedi, telefonunu cebinden çıkarıp telefon ederken barakanın arkasında geçti. Tekrar arabaya geldi. Yaklaşık iki saatten beri dinlediğimiz aynı müziği tekrar açtı. Koltuğu arkaya doğru yaslandırıp uyumaya başladı. Ne de olsa yirmi dakika vardı. Ne de olsa biz de telaşsızdık.
Arkadaşlar gelmişti. Şimdi yeniden Merhaba Bağdat demenin zamanıydı. Yemyeşil bir şehre girdiğimizin farkındaydık. Sol tarafımızda Saddamın Sarayının yüksek duvarlar arkasında yıkılmış mekânlar görülüyordu.
Muharrem ayı dolaysiyle yolcular için yol kenarında kurulan yemek ve su ihtiyaç yeri.
Muharrem Ayı şiiler tarafından yol kenarlarına asılan yas bayrakları
Akın akın Kerbela’ya giden insanlar.
Bağdat girişi.
Yol boyunca elektrik direkleri
Şoförümüzün siğara içmek telaşı.
Şoförümüz Hüseyin.
Sol tarafta Saddam’ın eski sarayının duvarları.
Saddamın Sarayında yıkılmış mekânlar.
Yol kenarında bir köy camiisi.(!)
Yazı/foto:magpak (En üsteki resim Ramadi’de fedakar ve güzel insan Kenan Bey’in katkılarıyla çekilmiştr.)










Bir Cevap Yazın