Sevgili Mina, Mümin, Emin, Ve ..

 Ben sissiz dün bahçeye gittim. Babaanneniz, dedeniz, Sara Halanız ve bir de İlteriş vardı. Hava çok güzeldi. Bulutlar beyaz, gri ve hatta turuncu renklerde idi. Dedeniz bahçeyi çok güzel yapmış: Hurma ağaçların sökmüş. Önce traktörle ve bir kez de atla bahçeyi sürdürmüş. Otlar yok. Her taraf toprak. Her tarafı bölüm bölüm yaptırmış; kutu kutu yani.

Sara Halanız Antep’ten İlteriş ile beraber gelmişlerdi. Tabii biraz macera da yaşamışlar. Üst yolda Sara Halanız birkaç defa şoföre ‘müsait yerde’ durmasını söylemiş ama şoför durmak istememiş. En sonunda Sara halanız ‘dursana kardeşim’ diye bağırınca şoförde ‘zınk’ diye durmuş. Şoför, ‘Abla ben sizi dağ başında indirmek istemedim demiş’. Demiş demesine de Sara Halanız epeyce kızmış ve, ‘Sana ne kardeşim benim nerede ineceğimden, ben nerede inersem inerim’ demiş. Şoför biraz mahçup sesini çıkarmamış. Anneniz bu durumda ne yapardı tahmin edemiyorum!!

Elinde bir çanta ve İllterişle yoldan aşağı inmişler inmesine ama bakmışlar ki köprüyü sel götürmüş. Köprü yok, geçecek yer de yok. Ne yapalım derken bizim akrabalardan yani rahmetlik halamın kızının kocası ‘Kara Nurettin’ oradan geçiyormuş. Adam da heyecanlı ve telaş içindeymiş. Uzun uzun mu bir yılan öldürmüş. Yılanı aslında tam öldürememiş. Ortadan ikiye kürek ile kesmiş, baş kısmı kaçmış. Yılan o halde yaşar mı bilemem. Bunu Emin’e sormak lazım. Mümin de aynısını yapar abisine sorardı. Olay tam Mümince. Mümin orada olsaydı kesin yılanı peşine düşer ve bir şekilde onu yakalar ve Eminle beraber incelemeye alırdı. Ama yılan bu; uzak olsun bizden. Gelelim Sara Halanıza. Bizim Kara Nurettin yardım etmiş. Çantaları almış, İlterişi kucaklamış, Sara Halanız da tırmanarak geçmiş. Ama esas süpriz bahçeye gelince olmuş. Ali Dedeniz meğer bahçeye su vermiş. Her taraf çamur. Biraz kuru yer bulmuşlar lâkin geçecek yer bitmiş. Tam ortada etrafları bataklık çamurda kalmışlar ve İlterişle beraber çamurlar içersinde yürüyürek suyu kuyusu ve ev olan yere gelmişler. Sara Halanız ayakkabısı çamura saplanıp kalmış. Ben vardığımda babaanneniz paçalarını sıvamış ayakkabı arıyordu.

Sonra mı? Ben de paçalarımı sıvadım çamurda bata çıka yürüyerek toprağı hissetmenin zevkini gezdim. Öyle 5 dakika falan değil; tam tamına bir saatten fazla. Çamurda gezerken gittim eriklerden yedim, Emin doğduğunda ekilen dut ağacında kalan birkaç dutu yedim. Bahçe içinde akan suların fotoğrafını, nar ağaçların çiçeklerini çektim. Ofis hayatından sonra en mutlu anımdı.

Babaanneniz evde patlıcan oturtma ve pilav yemeği yapmıştı, yanında da ayran. O serinlikte ve kuş sesleri arasında yemekleri iştahla yedik. Kuş sesleri dediysem de inanmayın. Çünkü bahçenin yanında geçen otobandan araba sesleri bütün kuş seslerini duymamızı vahşice engelliyordu. Yani bütün güzelliklerini o canavar arabalar mani oluyordu: çeşitli güçten motorlardan, frenlerden ve kocaman Tırların kasalarından çıkan sesleri Sara Halanız duymuyormuş ama sadece onları duyuyordum.  Annenle ben gürültü yüzünden İstanbul’da iki ev değiştirmiştik; bunu anlattım.

İlteriş önce tencereden pilavı özenle koydu ve bana da ‘bak ben koyabiliyorum, hepsini ben yiyeceğim’ bile demişti.  Tahmin edersiniz ne oldu? Yemedi. Çoğu tabakta kaldı diyebilirim. Sara Halanız bizzat kendi elleriyle yedirdi. Yabancı değilsinizdir bu manzaraya. İşin doğrusu bu çocukların yemek yememelerini anlamış değilim. Siz büyüdünüz, yemeklerinizi kendiniz yiyorsunuz. İlteriş gibi yani bu zamanın çocukları bana tuhaf geliyor. Kendi yemeğini yiyen güzel kuşlarıma da yemek yemeyen çocukların durumu garip geliyordur.

Kuşlar demişken başıma gelenleri de söyleyeyim. Nizipin güvercinleri bizim iki balkonu yine fena halde pislemişler. Her taraf gübre olmuş. Ali Dedeniz için çok önemli ama balkonları ve duvarlarının ve hatta kapıların renkleri değişmiş. Tam iki saat vakit harcadım temizlik için. Ben fırça, kazıma aleti, faraş, su ile yerleri temizlerken, güvercinlerde beni büyük mutluluk içinde seyrediyorlardı. Kendi aralarında şarkılar söyleyeyip, yaptıklarından büyük zevk aldıklarından konuşuyorlardı . Sadece ve sadece gökyüzünde uçarak geçen bir karganın bana üzüldüğünü ve diğer güvercinleri ayıpladığın duydum: ‘Utanmıyor musunuz?  Gidin bahçelerdeki, dağlardaki ağaçların altını pisleyin, neden insanları üzüyorsunuz.” Aynen böyle ve hatta biraz kaba konuştu. Sonra ‘gak, gak’ öterek gitti. Bana da el sallar gibi kanat çırptı ve gelecek hafta Amasya tarafına göçlerinin olacağını söyledi. Yakınlarda gökyüzündü bir karga sürüsün görürseniz, size o sürüden ‘M’ harfi çizerek gelen bir karga görürseniz, işte o karga bizim buradan giden kargadır. El sallamayı sakın unutmayın. Yorulmuştur bir parça da peynir verin.

Balkondan tam tamın bir küçük çuval güvercin gübresi çıktı. Dedeniz bu gübrenin çok önemli olduğunu ve hatta dünyadaki ne pahalı toprak gıdası olduğunu söyleyince şaşırdım. Kesin siz de şaşırmışsınızdır. Bu arada balkonun birinde musluk yoktu. Suyu yarım kovalarla taşıdım. Belim yine ağrıdı. Keşke güvercinler ağızları ile su taşıyıp yardım etselerdi. Belki onları af ederdim. Sadece küçücük bir serçenin bir damla suyu getirip balkona bıraktığını gördüm. Çok teşekkür ettim. Eminim siz de olsanız su taşımaya bana yardım ederdiniz. Mina çay kaşığı, Mümin tatlı kaşığı, Emin de kocaman bir yemek kaşığı ile bana su taşırdı. Anneniz de kovayı tam su doldurur bana yardım ederdi. Ama siz yoktunuz ve bütün suları taşımak yorgunlar yorgunu babanıza düştü. Balkon temizlendikten sonra ben de şaşırdım ve kendime kocaman bir aferin çektim. Anneniz de bana alevli bir aferin çekermiydi bilmiyorum ama nasırlı aferinlere çok ihtiyacım var. Anneniz ne var bunda ben de temizledim falan dese de bu farklı idi.

Notlarıma şunu da eklemek istiyorum. Size biraz ayıp olacak ama ben bu üç gün içinde yemek yemeden yoruldum.  Neler mi yedim: Öncellikle Mina’nın ve Mümin’in de sevdiği  nohut dürümü yedim. Bizim fırıncı duymasın ama nohutu biraz eski nohut kokuyordu. İçime sinmedi. Bir daha almayı da düşünmüyorum. Alırsam çarşıdan alırım herhal. Emin ve Müminle beraber gittiğimiz o küçücük kebapçıya gittim. Kebabçı Mehmet Amca yoktu ama oğlu vardı. Ben tanıyorlar. Sağolsunlar bir şiş kebab yaptılar ki sormayın gitsin. Kebabın içine çok güzel pişmiş biber ve domates koydular. Baharatı, maydonuzu, soğanını da ilave edince karşımda muhteşem bir yemek abidesi dikilmişti. Özenle damaklarımın üst kısmına değdire değdire yedim. İkinci bir dürümü yiyecektim, ama mideme yük bindirmek istemedim. Bir daha ki sefereye sakladım.

Başka ne yedim? İkinci akşam Babaanneniz, Ali Dedenize etli ekmek yaptır demişti. Bir zamanlar Konya’da dört ay bir otelde çalışmıştım. Etli ekmeği burada öğrenmiştim. Konya nere, Antep nere dedim. Yılların lahmacunu gittide yerini etli ekmek mi aldı diye içimden geçirdim. Akşam oldu Dedeniz gazeteye sarılı on adet iki lahmacun miktarnda etli ekmeği getirdi. Bir de ne göreyim: Bizim lahmacunun tıpa tıp aynısı. Ama durun içi değişikmiş. Sadece kırmızı taze biber ve kıyma. İçinde sarımsak, maydonaz, karabiber yok. Sadece zırh bıçağı ile çekilmiş et ve kırmızı biber. Tadı mı? Sormayın gitsin. Muhteşem. Nasıl olsa misafirim diye yedikçe yedim. ‘Yuh baba boğazından nasıl geçti,’ diyen Mina’nın sesini duyar gibiyim. Vallahi, billahi her lokmada sizi hatırladım. Lahmacun yeme ustası Mina ise hep aklımdaydı. İnşallah gelecek sefere. Bu arada burada  çilek ve kirazlarda o biçim. Bu defa da Mümin aklıma geldi. Hani Mümin’e çok istediği halde kirazı kötü diye almamıştık. Onu hatırladım. Majidi Mall’dan aldığımız o Suriye kirazını eminim hepiniz hatırlamışsınızdır. Ama siz benden daha iyisini Amasya’da kesin yiyeceksiniz.

Yemek faslını devam edeyim mi? Dün de Gaziantep Üniversitesi’nin yanında bir kadayıf ve dondurmacıda bir arkadaşla oturup muhabbet edelim dedim. Kendisi Fatih’te çalışmıştı; şimdi Zirve Üniversitesinde geçici olarak iş bulmuş. Konuşmayı seven, detaylı konuşan arkadaşım İranlı ve Türk vatandaşlığına başvuran birisi: Hidayet Bey. Zirve Universitesi servis otobüsüne binerken karşılaştım. Neyse onunla bu kadayıfçıda bir tabak içinde kadayıf ve üstü dondurma yedik.  Azdı ama yetti. Muhteşemdi. Kadayıf ılık, dondurma sıcak; birbirine çok yakışmıştı. Boğazımdan geçti geçmesine ama tatlı seven Emin’i ve dondurmacı Mümin yanımda yoktu ama bir de ne göreyim balkonu yıkamam için bana gagasıyla su taşıyan serçede yanımızdaki ağaca konmuş. Sanki benden birşey ister gibiydi. Biraz fıstıklı kadayıftan verdim ağzına aldı ama yutmadı. Şaşırdım. Bana demez mi: Mehmet Hoca bu tatlıyı Emin’e götürüyorum. Allah Allah nasıl olur, demeye kalmadan kuş havalandı ve gözden kayboldu. Birkaç güne kalmaz, Amasya’ya gelir. Getireceği çok azdır ama aranızda paylaşırsınız. Dayanamadım karışık kadayıf tatlısını hazırlattım. Akşamında patlıcan kebabından sonra Babaanneniz ve Ali Dedenizle beraber mideleremize götürdük. Aklınızda bulunsun: Burma kadayıf çok yağlı; dolaysiyle ağır oluyor. Ama diğerleri muhteşem. Gece eve gelirken kalan kadayıfları Babaanneniz verdi. Kahvaltı yapmadım onları atıştırıyorum. Yemek mevzusunu fazla uzattım değil mi?

Gaziantep’te Zirve Üniversitesine gittim demiştim. Burası bana epeyce modern geldi. Biz alışkın değiliz o kadar güzel yemekhaneye, binalara, temiz yerlere, tuvaletlere. Bizim üniversite köy ilkokulu gibi kalıyor. Müdür odası ve diğer odalar da oda yani. Canım sıkılmasın diye bir kare fotoğraf dahi çekmedim. Anlayacağınız bazı hususlarda kafam karışık. Mustafa Hoca ile dil öğretimini konuştuk. Ama sistem yürümüyor. Şu dil öğretim sistemini bir türlü haledemedik. Mina hem İngilizce hem Türkçe okumayı bir yılda halletti. Emin hersene takdir belgesi almayı alnın akıyla becerdi. Mümin ‘excellent’lerle karnesi her dönem süsledide biz yıllardan beri hangi kitabı okutacağımızı tartışır olduk.

Unutmadan söyleyeyim bugünlerde Tarkan-Markan dinlemiyorum. Zaten arabamız da burada yok.  Biraz uzun hava müziklere takılıyorum. Yeşik başlı gövel ördek, türküsünü defalarca dinliyorum. Hani siz yoksunuz ya, biraz dertliyim. Hem anneniz de ben unutmuşa benziyor. Bir arayıp ne yedin, ne içtin diye sormuyor. Üstün açık yatma diye beni ikaz etmiyor. Kimse duymasın ama sağda solda yatıyorum. Üç gecedir, Babaannenlerden geldikten sonra kanepeye uzanıp biraz televziyona bakayım diyorum. Bir bakmışım uyumuşum hemen, gecenin yarısı olmuş. Pencereler açık, hava soğumuş. Ben beklerdim ki anneniz beni telefonla arasın ve uyandırsın. Biraz darıldığımı söyleyin. Söylemezseniz ben daha sonra hem bağıra bağıra ve hem de kulağına fısıldarım. Televziyon demişken. İşin doğrusu çok saçma sapan programlar dolu. Bunun yanında çok faydalı kanallar da mevcut. Babaanneniz Doktorum diye programdan epeyce bilgi öğrenmiş. Dost ve Hilal televziyon kanallarını seyretmekten büyük zevk alıyor. Bunlar size detay bilgiler ve belki de faydasız oldu değil mi?

İlteriş oyuncakları çok sevdi o iki küçük kamyonla epeyce oynadı. Misketler de hoşuna gitti ki sormayın. Hatta o misketlerden beş tanesini de bir çocuğa verdim. İlteriş kendini çok geliştirmiş. Kurduğu cümleler, kullandığı kelimler yerli yerinde. Konuşurken noktalama işaretlerine bile dikkat ediyor. Soruyu soru gibi soruyor. Eşyalarına da sahip çıkıyor. Bir odadan bir odaya geçerken dahi oyuncaklarını topluyor.

Geçen akşam bahçe yolundan geldim. Hava biraz karanlıktı. Birden karşıma bir adam çıktı. Korktu. Baktım arkasında hanımı ve çocukları vardı. Neden korktular, neden bir kenara çekildiler? Soramadım. O yolda Mümin korkmazdı ama kesin elimden tutardı.

Buradan yazacaklarım çok ama birkaç işim var. Bugün ilk kez evde oturdum dinleniyorum. Ama yarın yola düşeceğim. Beraber gideceğimiz Fatih Hoca beni az önce aradı. Yarın öğleden sonra Nizip’te olacaklarmış. Onlara da lahmacun hazırlayacağız. Bakalım kısmet. Bahçeden erikte toplarız.

Bu arada dertli türküler de dinliyorum:

Yücedağ başında yanar bir ışık
Düşmüşem derdine olmuşam aşık,
Al buğday benizli zülfü dolaşık
Kalemim, dividim yazarım

Böyle yavrunun derdi var bende,
Yar bende, vay bende
Yücedağ başında bir top kar idim
Yağdı yağmur güneş vurdu eridim
Evvel yarın sevgilisi ben idim..

İşte ben gidiyorum, yar hemen ağla,
Dön ağla, yan ağla..

Güzel kuşlarım size yazacaklarım çok olsada bura da bitiriyorum. İnşallah daha yazacağım. Siz de bana yazmayı unutmayın. Nizip’e tekrar geldiğimde sizden bir düzüne mektup görmek istiyorum.

Kendinize dikkat edin, annenizi sakın ha sakın yormayın. Bilgisayara kendinizi ne olursunuz kaptırmayın ve tatili bir okul gibi çok iyi değerlendirin. Minan güzel saçlarından ve alnından, Müminin dudaklarının yanlarından, Eminin de en güzel kokan yeri olan boynundan defalara öperim.

Bu arada annenize sitemlerimi ve özel selamımı söyleyin. Fikri Dedeniz ve Anneannezi de çok selam söyleyin. Özetle herkese selam.

Sizi çok özlüyor, gözlüyor, hatırlıyor ve dua ediyorum. Allah’a emanet olun.

Babanız,

14. Haziran. 2011

foto/yazı: magpak

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Popüler