“Yaz geçti.. Hasat bitti. Harmancılar köylerine döndüler. Kurutmalılıklar sergilerden kaldırıldı. Petekler ince bulgur kalın doldu. Yaz geçti. Ama yaz, yazmaktan uzaktı. Aslında, ne yazın, ne baharın, ne de tadını bilmediğim kışın sevdasındayım. Köşede bucakta, ağaçların yapraklarında Eylülü bekliyordum. Çünkü ben hazan mevsiminde yeniden doğuyorum. Sarı yapraklarda kendime gelirim. Hoş geldin Eylül, hoş geldin hazan mevsimim. Yaz benim mevsimim değildi zaten.”
Aslında ben Mina’ya yazmak için oturmuştum. Günlerden beri yazmadığımdan olacak ki, ister istemez yukarıdaki satırların kelimeleri döküldü. Kestim, biçtim, çoğu yerini attım.
Birkaç ay önce bir kız babasına “ Mina’ya ilk sevda yazısını ben yazacağım” demiştim. Geç kalma korkusuyla gecenin bir vaktinde oturdum. Ağrıma sızıma aldırmadım. Uykunun bastırdığı ama bir türlü uyuyamadığım anlardayım. Eylülün biri, yani yazma mevsiminin başladığı günün başladığı anın tam başındayım. Belki bir merdiven başında, durakta, ofiste, belki de Yenibosna – Eminönü hattında kalabalıklar içinde yazacağım. Ama ben önce Mina’ya yazacağım. Kıdemli, kıdemsiz yazma planları bir kenarda dursun. Laf olsun diye, teşhir edilsin diye yazmayacağım. Üç günlük, adres değiştiren sevdacıkların bedelinde değil benim Minaya olan duygularım.
Bir aydır benden uzakta. O mu gurbete? Ben mi? Ne yürümesine, ne konuşmak için zorlanmasına olan hasretimi yazacağım. Yazmanın hakkını vereme korkusundan olacak ki yine de uzanamıyorum. Yolun başındayım.
Şayet bir gün yazılması gerekeni yazarsam onun duruşuna, bakışına destanlar döktürürüm. Ama nasıl yazılır onu da bilmiyorum. Öylesine yazmak ve öylesine kelimeleri arka arkaya dizmek bana göre değil.
Mina’ya yazacağım. Geç kalmış bir yazı olarak. Kokusunu, bakışını özlediğim Eminime sonra yazarım, bir kenarda dursun da diyemiyorum. Hoyratlığının farkında, bir o kadarda dilbaz, sarılmasına hasret kaldığım Müminim neden yazmayayım. Ben onlara yazarım. Dua ederim. Üç güzel, üç farklılıkların farkında olmayan O’nun verdiği nimet. Şükrünü idrak edememek ayrı bir konu.
Ben Mina’ya yazacaktım değil mi? Onunla nadirde olsa baş başa kalmalarımız, parkta gezmelerimiz, Armutlu’da deniz kenarında kumda oynamamız; fotoğrafını özenerek çekmem. Ama şimdi sana, “Seni seviyorum” demenin hasreti içindeyim.
Süslü kelimeler kuramıyorum sana. Saçına, yürüyüşüne, gülmene kendi çapında kelimeleri arka arka sıralamıyorum işte. Yüzyıllardan beri kullanılan sevda ifadeleri boz bulanık aklıma geliyor; utançlarından görünmüyorlar.
Bir yolculuk öncesi yazı işte.
Birkaç gündür evin sağını solunu düzeltmeye çalışıyorum. Ütü yapmam gerekiyor. Gecenin tam ortası geçeli bir saat on altı dakika olmuş. Dışarıda yine bildik sıcaklık. Radyoda kendi halinde bir program devam ediyor. Kolaylık olsun diye dikiş makinesinde üç dört saatte diktiğim el bezlerinin hazır olması da beni ayrı mutlu ediyor yani.
Mina’ya yazacaktım değil mi? Ben sana, size, ağaca, mevsime, birkaç akrabaya yazacaktım. Yazmıyorum. Yarına kalsın sevmeler, yazmalar, kızmalar, küsmeler. Vakıa suresi okunmak ister. Peşinden bir Yasin.
Gidiyorum. Dönerim ya da dönmem; Allah bilir.
Beylikdüzü 2006 – Eylül 1 foto/yazı:magpak
Bir Cevap Yazın