Bu işler, ah bu işler. Bitmeyen, yontulmayan ve bir türlü harmanı yapılmayan işler. Ne kadar da çokmuş. Başım belâsı duygularım da çok ki çok. Ama onları da yazamıyorum.
Yabani, gelişmemiş duygular bir tarafa Lütfuya Bacıyı bile yazamıyorum. Yemin ederim hergün aklımdan geçiyor. Hatta onunla beraber kara koyunu ak koyunu otlatmaya gidiyorum, dönüşte çuvallar dolusu yonca geliç otuyla onunla dönüyorum. Bir gölge gibiyim. O beni görmüyor. Akşamları onunla beraber sofraya koyacak yemeği kara kara düşünüyorum. Hiç birşey yoksa ne de olsa bulgur pilavı yapar deyip dert edinmiyorum. Ama Lütfuya Bacı çok dertli. Bana bir kelimecik dahi söylemiyor. Onunla zeytin faalliğine yani işçiliğine gidiyoruz, bir laf etmiyor. Evlere ekmek yapmaya gidiyoruz yine ağzında kelimeler dökülmüyorr. Ben de bir hanek bir laf etmiyorum. Dedim bari fotoğrafını çekeyim; bes ve sadece bu teklifime evet dedi.
Ben işlerle boğulmuşum. Ah Lütfûya Bacı…..
Etrafta yazılacak anlatılacak o kadar Lütfûya Bacılar çok ki: Şehirli, köylü, memur, kapıcı. Her varlık anlatılmak ister. Bazıları da Lütfuya Bacı gibi tanınmak istemez. Kerpiç bir evde doğar ve orada hayata vedâ eder. Ama doğma ve veda arasında doldurulacak o kadar boşluk var.
Tenha ve demli bir zaman denk gelince Lütfûya Bacımı yazmam gerek.
Tozlu penceremi kapatıp uyutulmaya muhtaç çocuklarla beraber geceye vedâ ediyorum. Zaten Lütfuya Bacım da çoktan uyumuştur.
yazı/foto:magpak

Bir Cevap Yazın