“Mevlâna vari sevdiğim bir dostun arkasından…”
Gidiyorsun işte. Gittiğin gün ben kendimi nereye götüreyim?
Odam, hücrem soğuk. Sığınacak yuvam, dağım mı kaldı?
Sen yokken bende olanlar öksüz kalacak. Kime anlatayım yokluğunu?
Senin yokluğunda, esince yazdığım bazen “gitli” bazen de “deniz yüreklim” diye başlayan denemelerimi, okutacağım kimse de olmayacak?
Her defasında bu son yazımdır niyetiyle başladığım, ama asla bitiremediğim başı ve sonu olmayan o kırık dökük ifadelerin tadı kalmayacak.
Ben zaten gidenlerin arkasından yazmaya alışkınım. Buruşturup attığım defterlerin toplamını yapmaya gücüm yok.
Gidiyorsun işte. Bu işin sonu, başı hesabı mı olur?
Bir yandan soğuk, bir yandan yangınlar içimde. Senin gidersen mevsimler olmaz. Tek bir mevsim kalır geriyi: Kış. Sırf sen yazmak için içtiğim tek içecek o da koyu kahvem. Onun da tadı olmayacak. Sen gittiğinde, gelmenin adı kalmayacak. Gidiş sözü her daim olacak. Avuçlarımda hala dokunmadığım sıcaklığın duruyor. “Nasıl gidersin” diyemem. “Gel” ise bana sana da yasak. Ben sadece “git” demelerin cezasını çekiyorum.
Bu satırları sana yazarken, odam her zamanki gibi yine dağınık. Dışarıda İstanbul; kar yağıyor. Beyazın sessizliğini dinliyorum. İçimde sen. Radyoda garip bir şarkı çalıyor. Öylesine. Senin sevdiğin “Cam kırığı gibi doldun içime” sözlerine kafam takılıyor. Derinlerde bir yerde kanamalar hissediyorum. Hücresine mâhkum “Tatar Ramazan” nın eşinin gözleri önünde mahpushane duvarından kendini atan eşinin gidişi gibi bir haldeyim.
İsyan yazılarını, örtbas edilmiş, saklanmış denemelerimi tekrar ve tekrar okuyorum. Bazen yüzümü kapatıyorum. Yazdıklarımdan utanıyorum. Boş ver, diyorum, boş ver. Yazılmışların günahı onun olsun, kalemime utanmak düşmez.
Yarın karlı bir sabahta İstanbul’u Yeşilköy’den terk edeceksin. Çok sevinçlisin. Kurtuluyorsun. Benden mi? Bu karmaşık şehirden mi? Yoksa işlerinin yoğunluğundan mı? Gittiğin o şehirde yeni sevdalara bel büker misin? Ama ne olursun ihanetin çocuğu olma. Mertsin, kalleşlik senin kârın olmasın. Hani sözleştiğimiz gibi her sene başında birkaç satır yazacaksın değil mi? Kalemini yanında götürmeyi unutma! Belki bu istasyonda bıraktıklarını hatırlarsın da ayrılığı yazarsın. Yazamayacağını bile bile bu ısrarım neden. Neden? Bir bilsem. Kor olmak zor işte.
Ah seni yazmak var ya, bir tek seni yazmak. Değirmen taşları arasında ezilmek gibi, başkalaşmak. Birkaç dakika sonra günün hükmü kalmayacak. Takvimlerden bir yaprak dükşecek. Kararımı, sözümü, ahdimi bozmam. Sen gidene kadar yazacağım. Yorulmam merak etme.
Seni anlatmak, yaşadıklarımıza şikayet etmek istemiyorum. Nasıl olsa donmuş hisler erimeyecek. Sen zaten beni terk etmek için gitmiyor musun? Ben bunu biliyorum. Bir kibrit çöpü kadar kıymetim belki de olmayacak! Sen nasıl olsa tenezzül edipte bu satırları da asla okumayacaksın.
Sana ben içimdeki çiçekleri sundum da ne oldu? Yıllarca satırları arka arkaya dizip, gönlüne aktardım duymadın. Seni hep yanımda taşıdım. Benimle büyüdün. Daha dün hepsini inkar ettin. Harmanlar gibi savurdun her şeyi. Ben oturmuşum hala vefâ adına seni yazmaya çalışıyorum. Boş vermişim.
Son sözümün özü, aradan bir elli yılda geçse de ben hep aynı adreste olacağım. Bulamazsan fesleğen kokulu bir mezarda bulacaksın beni.
Sana güle güle ey adı sanını kimselerin bilmediği sevgili dost. Git güle güle. Öylesine yazmadım bilesin. Sitemim sana gibi olasada da banadır bütün taş atmalar, yıkmalar devirmeler. Kısmetin açılır bir gün gidersin…
yazı/foto: magpak -2:30 Beylikdüzü 7. 2. 2005

Bir Cevap Yazın