“Aklımda biraz İstanbul, biraz da sen varsın. Yanı başımdaki Ankara’ya ise bir türlü ulaşamıyorum. Korkuyorum. Ankara deyince yüreğim daralıyor. Yine de çekiyor beni içine. Ah o Ankara! Hastane koridorları. 214’e 8 no’lu odada inlemeler, yokluklar, yetim ve kimsesiz halimiz. Yan koğuşta ölen birisi; tanımam. Derdim bu odada. Sedyede hasta dedem değil benim vucüdum uzanmış.Sızım sızım sızlanıyorum. İsyan noktasında muhasebelerimle başbaşayım. Belimden aşağısı tutmayan sanki benim. Dertleşecek kimsecikler yok. Çekilenleri Ankara da umursamıyor. Dedemle benim hastalığımız uzunların uzunu. Bu altıncı ayımız. Yaralarla uğraşıyoruz. Benim ızdıraplarım gönlüme kadar inmiş, dedemin sırtında kemikler gözükür. Dedem nedenli sorularına cevap bulamadan sabır ediyor. Benimkisi melânkolik durum. Dedem konuşmamaya inat ediyor; hep bir noktada sanki alemi seyrediyor. Ben kitaplarla haşır neşir gözüküyorum. Ankara kapkara geliyor üstümüze.
Dedem ürkek, ümitsiz. Ellerini zaman zaman bacaklarına götürüyor. Bir odun parçasının yokluyor gibi dokunuyor. Dedemin hesabında bu yoktu. O da biliyor ben de. Benim hesaplarım karmaşık biraz. Eski memleketlere uçmak istiyorum. Lakin bu ilaç kokulu oda ve koridor bırakmıyor. Ankara kafesine almış bizi. 214’e 8 no’lu odanın perdesini kapatıp, kapılarına kilit vurmalı ve kafes hücresinde dedem yaşamalı. Ankara beni çoktan içine aldı. Ah bu Ankara ah!
Dedem çaresiz, hastane hastane geziyoruz. Her dışarı çıkmada gökyüzüne bir başka bakıyoruz. Sedyelerle taşınıyoruz. Ben kendimi taşıyorum. Bir de dedem kendini taşısa! Dedem uğraşmıyor, çabası yok. O beden yorgunu, ben gönülde perişan. Dedem doğrulsa, şöyle bir karışlık adım atsa, ben de bütün efkârımı dağıtırım. Dedemin beden filimleri boşuna çekiliyor. Doktorlar benim gönül dünyamın filmimi çekmeye cesaret edemiyor. Koridor beklemelerden yorgunuz. Dedemin ciğerleri su toplamış. Ciğerlerine hortumlar sokuluyor. Kemikleri kırılıyor. Dedem acı hissetmiyor. Sadece gözünde birkaç damla yaş var. Keşke hıçkıra hıçkıra ağlasa ben de bir köşede oturup günahlarıma, kayboluşlarıma ağlasam. Nefes açıcı yollar acılardan mı geçiyor; bilmiyoruz. Bu gece bu hastaneye mahkumuz. Dedeme yatak var bana sandalye düşüyor. Kalma diyorlar. Aklım dedem de ya çaresiz duruma düşerse diye. Sabahı zor ediyorum. Hastanede dedemi perişan buluyorum. Dedem mahçup ve çaresiz. Dedem kırılgan. Ses etmeden altını, sağını, solunu temizliyorum. Keşke o sandalye üzerinde uyumaya çalışsaydım. Sıcak minderlerde yatma hevesi taşımasaydım. Dedemi bir çocuk suçluluğu içinde. Keşke Ankara Sanatoryum Hastanesi üzerime yıkılsaydı.
Ah bu Ankara ve hikayesi uzun hicrânlı günler!
Dedem şimdi yok. Dört yıl o hali yaşadı. Verilmeye çalışılan bütün fizik tedavileri es geçti. Bıraktı kendini. Reçetesine ‘asla yürüyemez, ilaç lüzumsuz’ diye yazılmıştı. Bunu o da biliyordu. Yaraları daha da arttı. Kemiklerine işledi. Ağaçtan düşüp felç olduğu ikindi vaktindeki gibi yine o zamanda gidiverdi.
****
Bir de Ankara deyince adım gibi bilip te kaybolduğum çıkmaz sokaklar, kalabalığı seven caddeler geliyor aklıma. İlham kaynağım, güzel insan Yavuz Bülent Bakiler’in Cebeci İstasyonu’nu ondan beter hergün yaşıyorum. Ne trafik derdim benim, ne bir yerlere yetişmek için otobüs kuyruğuna giriyorum. Bütün yıllar o yedi aylık hastane odasına kilitleniyor.
Esâsında Ankara deyince Beytepe geliyor aklıma. Ötesinde Hacettepe kampüsü. Kayıplara yeniden merhaba demenin heyecanı ile Ankara’ya merhaba demenin zamanıdır şimdi”
Yıllar sonra. Yani 18 yıl sonra Beytepe kampusündeyim. Ağaçlar bir başka büyümüş. Edebiyat Fakültesi, ağaçlar arasında kaybolmuş. Ders aralarında yürüdüğüm o yolları yanımda taşıdığım hatıralarla özenle yürüyorum. Batı Dilleri Edebiyatı Bölümü’nün koridorlarını bir başka duygu ile dolaşıyorum. Sınıf kapılarını zorluyorum; açılmasa da içine giriyorum. Gençlik ötesi duyguları yakalamaya çalışıyorum. Hatalarımı sevaplarımı hesaplama derdine düşüyorum. Keşkelerim yorgun argın zihnime çakılıyor. Bir parça yoruluyorum, bin parça paralıyorum kendimi. Sebebler çok..
Bu yollarda tam tamına beş yılım geçti. Kazandıklarım, kayebettiklerim alt alta. Toplamasını, çıkarmasını ve sonra sağlamasını yapmak şimdi zorların zoru. Zarar ziyanım ve kârım şimdi ortaya çıkıyor. Hesaba gerek yok….
Ankara ve vesaire uzar gider. Ama şunu söylemek gerektir ki insan hayatın her anının kıymetini bilmeli ve bir de üniversitede okuyorsa hem o günlerin kıymetini hem de hakkını vermeli. Zaten ömür sermayesi yanında senli benli duygular da hemencecik bitiyor.
foto: magpak 25. Temmuz. 2010

Bir Cevap Yazın