Bu ülkede her şehrin, her kasabanın ve hatta her köyün kendine has bir kültürü vardır. Düğünler, bayramlar, taziyeler, ramazanlar.
Düğünlerimiz eskisi olmasa bile eski geleneğini koruyan kasabalar köyler hala vardır.
Günlerden Cumartesi. Bir yaz günü, Nurdağı’nda bir düğün evindeyiz. Erkek tarafına ait bir evin önüne sıralanmış masalar ve o masaların etrafında insanlar arasındayız. Üç kişi, ses ayarı tize ayarlanmış ses düzeninde okudukları ilâhiler bütün mahalleyi sarmakatadır. Su – şerbet ikrâmı her beş dakikada bir yapılır. Sonra dualar yapılır. Yemek servisi duadan sonra yapılır:
İki dolma, bölgeye ait salçalı mantı ve cacık. Lezzetini sormaya ne hacet: muhteşem.
Bir zamanlar köyümün Kayabaşı’nda tahta kaşıkla bakır tabakta yediğim düğün yemeği aynı lezzette yapmak nasıl yazmak mümkün değilse, bu düğünün yemeklerindeki lezzeti de vermek mümkün değildir. Neden mi? Bir defa Anadolu insanı olmak lazım, ikincisi yemeği yapan ananın elinin nasırlı olması lazım. Çok mu abarttım. Öyle…
Yenilen yemekten sonra süslü bir araba ile gelen gelin-damat arabası. Şoför damat, gelin arkada bir bayan ile. Damatın evine gelince arabanın önü kayınvalide tarafından kesildi ve gelin inmeme hususunda kız tarafınca telkinde bulunuldu. Kayınbaba indirmenin ustası olmak zorunda. Yapılan pazarlık sonuca geline verilen bedel. Damat şoför makamından inip gelini evin bahçesine alırken arabanın üzerine seçilen renkli şeker ve çukulatalar çocukların saldırısına uğradı.
Evin bahçesinde plastik sandalyelere oturtulan gelin ve damat meraklı bakışların hücumuna maruz kaldı. Gelinin duvağı damat tarafından açıldı ve bütün meraklı bakışlar geline yöneldi. Bütün bu neşelerin içinde bir hüzün şiiri söylemek içimden geldiyse, o benim hüzne olan sadakatımdandır:
“Bütün zevklerini tattım hayatın;
İçkiler tortulu, meyveler buruk;
Bir tat var içimde acıya yakın.
Beden zevklerinden kalan : yorgunluk…
Nedir düşünceyi tutan havada?
Vücudu toprağa çeken ağırlık?
Bir sonsuz denizde bir küçük ada,
Yelkenler yırtılmış, kürekler kırık.” -Munis Faik Ozansoy-
Amasya’da bir okul bahçesi. Ses ayarı basa ayarlanmış bir orgdan müzik sesi bütün siteyi inletmekte. Saçı siyaha boyalı olduğu apaçık belli olan bir türkücü, saçının peruk gibi durduğundan habersiz, elektronik bağlaması ile hemen hemen her bölgeden söylediği türkülerle kadın-kız, erkek-çocuk, dul-bekar herkesi oynatmaya çalışmakta. Sahneye çıkıp oynayanlar öyle usta olmuş ki, her türden müziğe rahatlıkla eşlik etmekte! Karadeniz’in o hareketli horonları, Güneydoğu’nun ritmik hareket gerektiren halayları ebadına, mekanına sığmadan sergilenirken, göz zevki kimin umrunda.
Yerlerde biraz önce dağıtıldığı belli olan çukulata kağıtları savrulurken, sahnenin etrafını çerçevelemiş erkekler ve kadınlar savruk duygularla oynayanları seyrediyor, çocuklar bir o yana bir bu yana koşturmaya sürdürüyordu.
Sakin bir çobanın üflediği kaval sesini duymaya hasret gönlümle bana oradan ayrılmak düştü. Ayrılırken ön ve arka kısmı açık elbisesi ve sarıya boyalı saçı ile nişanlanmaya aday bayan ve yanında karvatsız, ön düğmesinin iki tanesi açık nişanlanacak erkek arasında geçen muhabbetli konuşmaya kulak misafiri olmaya arzu etmedim desem yalan olur. Onlar konuşa dursunlar, tıpkı şairin dediği gibi bana susmak düşer:
SUSTUM…
Tam sevdamı haykıracaktım ki
O sana has an geldi…Sustum.
Tam sevdamın üstüne yüreğimi
Zaptetmeyip salacaktım ki
Ne yüreğim ne sevdam
Bende değil…Yine Sustum.
Dostlar “haydi tam sırası haykır” dediler
Düşündüm uzun süre..
Şimdi kendi rızamla…Sustum.
İbrahim Ethem Bingül

Bir Cevap Yazın