Bu yazı, o asma katlı B Blokta ve yeni camlı balkonlu binada yılları geçmiş ve geçmekte olan dostlara hediyem olsun.
Yıllardır bu koridorları, odaları, salonları, ağaçlı bahçeyi dört mevsim emaneten paylaşıyoruz. Kaypak anlara meydan okurken, saatleri, haftaları, ayları tüketiyoruz. Çoğu zaman İki satırlık sevgilerimizi içimize gömerken, tarifini yapamadığımız isyanlarımızı ise iki tarafı sınırlı cümlelere hapsedip “Boş ver” diyerek içimize hapsediyoruz.
Arkalarından türküler yakmasak ta, bu koridorlarda tarifi kendinde saklı hayatlar oldu. Çok uç noktada tavırlara, boyalı fikirlere laf etmedik, hoş gördük. Etek sevenlerin yanında, kadife pantolon da seven vardır dedik. “Sen uzunsun, sen neden kısasın” gibi ucuz, çelimsiz laflardan uzak kaldık; bakışımızı dahi sakladık. Moru seven, yeşilden nefret eden, takvimi her daim bahar olan dostlarımızı da sevgiyle andık.
Mesâimizi tekli ya da çiftli rakamlar diye hesaplamadık. İlk maaşını bu mekândan heyecanla alanlar, zaman gelince tek iken çift oldular; duâlar aldılar. Zamanlı ya da zamansız çocukları olunca tatlı dağıtan, odalara fincanlar içinde sevgi taşıyan yürekler gördük. Kazandıklarına, harcadıklarına şükür edenlerimiz, yüreklerini herkese açtılar.
Biz bu mekânda yaman fırtınalar da yaşadık. Adına fitne denilmesinden korktuk. “Haydi tam sırası bağır, çağır” diyenleri kendi rızamızla hepbirlikte cesurca susturduk; ocak başı sohbetlerinde kaldı bütün kızgınlıklarımız. Yorgan altı fikirlere hiç mi hiç hisse vermedik.
Dilimizce konuşmayan “native speaker” leri, dilimizce konuşanlar kadar bağrımıza bastık. Evimizi açtık, tuz ekmek olduk. Bizi beğenmeyenlere beyazlı, kırmızılı karanfiller verdik. Ve bir gün gölgesi kendinden önce çekip gitmiş olanlara da hakkımızı helâl ettik. Bizi el aleme rezil etme sevdasına düşenler olduysa da kızmadık, peşlerinden iyilikler söyledik. Yapraklar dallardan ayrılsa da toprakta yok olmayacağını, tekrar o ağaca gıda olacağını bildiğimizden hiçbir kimseye yuh çekmedik..
Ne yazık ki, telefon hafızalarında numaraları silinmiş adressiz arkadaşlarımız da oldu; bir bir kayboldular. Vefâsızlar defterine kayıt ettiklerimiz onlu rakamlara ulaştı, isimlerini saymaktan korktuk. Biz mi vefâsızdık yoksa onlar mı diye hesap etmedik?
Bu koridorlarda adı sanı unuttuğumuz talebelerimizle de talepsiz kucaklaştık. Kederlerimizi içimize gömdük sınıflarda rol yaptık. Bazılarımız en yakınını kaybetmenin acısını yüreğine gömdü derslerde; oda arkadaşına bayramların öksüz geçmesini hissettirmedi.
Kırmızı, mavi, siyah tahta kalemlerini yanımızdan ayırmadık. Kilosunu bilemediğimiz teyplerle derslere girdik. Evinde, çantasında meşhur markalı dinleme cihazları taşıyanlara, mor renkli bezden kaplı hoparlörlü aletimizden başka telâffuzları, çoğu zaman tekrar yaptırmadan dinlettik. Dinledikleri gibi konuşmalarını bekledik. “Sert söylemeyin, soru sorarken cümle sonlarında sesinizi alçaltın; çok dinleyin” öğütlerini her yıl tekrar ettik.
Ömrünce beş kitabı zor okumuşlara, haftada bir paragraf yazmalarını, iki kitap okumalarını bekledik. “Hocam, ben şimdiye kadar ödev yapmadım ve hatta defter tutmadım” diyenlere, kalemli defter hediye ettik. Kınamadık. Yazmanın öneminden, marifetinden dem vurduk. Takıldıkları mesele karşılarına çıkınca da “ Kocaman adamlarsınız, kendi ayaklarınızın üstüne basın, başınızın çaresine bakmasını bilin” dedik. Dedik demesine, lakin bunun ucuz öğüt olduğunu bildiğimizden; odalarımızın kapılarını her vakit onlara açtık. Başarılı olanları, toplantılarda ödülsüz anlattık. Çoğu zaman da kendimizce ödül verdik. Kolundaki saati verenler, üzerindeki kazağı çıkaranlarımız da oldu. Dar kalmışlara kendi aramızda mendiller açtık.
Her dönem başı yine telaşı bizce normal; korkuları, kaygıları olan talebeler gelecek. Yol göstereceğiz, şablonu, çerçevesi belli kelimelerle, virgülsüz cümlelerle. “Günde en az beş tane “reading” parçası çözeceksiniz. Her gün adam gibi yazılmış bir “essay” i kağıtlara döşeyeceksiniz. Ve herbirinin “Introduction”ı “thesis statement”li olacak.”
Ümit dolu konuşmalar yapacağız: “Biz sizden çok şey bekliyoruz, siz bizim ümidimizsiniz diyeceğiz” biraz şefkât dolu, biraz çekingen kelimelerle. Ve yine ömrümüzün rakamlarını unutmak isterken, “Testing Office” aylık, on beş günlük imtihanlar hazırlamadan yorulmayacak.
Gönlümüzün baş köşesinde dumanı sönmeyen sevdamız ve üşütmemek için didindiğimiz ümitlerimizle; şimdilik biz buradayız. Belki yıllar farklı geçecek. Fırtınaları içimizdeki akvaryumlarda saklayacağız. Bu koridorlarda daha ne kadar yaşayacağımız bilemeden bazen kahkaha bazen de hüzün dökülecek dudaklarımızdan.
Başka işlerin kolayına kaçarcasına, bu yıl sonu da içimizden gidenler olacak. Vedâsız gitmeyip kalanlar ve gelen yeniler, tavanı asla değişmeyecek eski sınıfların taze öğrencilerine sanki yeni bir ifade öğretiyor gibi, “Good morning” diyecekler.
Hüznünüzün tatlı, yıllarınız bereketli geçmesi duasiyle..
Foto: magpak Aralık 2004 Bdüzü-


Bir Cevap Yazın