Rektör Bey’in toplatmasından sonra biz ertesi akşam, Seyidoğlu’nda sadece hazırlık okulu olarak toplandık. Adanalı Kemal ve Maraşlı Mencü ile oraya vardığımızda makamlar çoktan işgal edilmişti. İki arkadaş kendilerine yer buldu. Bense kendime yer aradım. Forrest Gump gibi hissettim kendimi. Bir bahar soluklu, dünyada duyacağım en ahenkli sesi duymak istedim. Bütün masalarda sesler kesilmiş, sanki herkes beni seyrediyordu. Yılkı atları gibi bir o yana bir bu yana benim koşmamı mı bekler bu insanlar anlamadım. Kahraman Hulkiye, Zekiye ve Fatma Elif’e yerlerin en hassını onlara ayartmış. Ya ben. Bana bu alemde kim yer ayartacak dostlar? En iyisi ben yere bir sofra kurayım da tıpkı eski günlerdeki gibi şehriye çorbasına ve makarnama talim edeyim. O koca salonda yer sofralık bir metrelik boş yer bile bulamadım. Öylesine kala kaldım. ‘Run Forrest! Run Forrest!’ diyecek bir sevgilim bile yoktu orada ve bekledim.
Olmayacak böyle. En iyisi ben anama telefon edeyim, o benim kenarları Antep işi nakışlı ilk kundağımı sandıktan çıkartsın da oraya sığınayım. Anam da beni okşayıp, sevgi sözcüklerinin en tatlısını söylesin, memesinde ab-ı hayat sütleri ile doyursun. Başka sığınacak bir yer var mı bu iftar vaktinde?
Bu hayal aleminde gezerken en sonunda kendime yer buldum. Aslen Adıyamanlı, ve şimdilerde Boğaziçi’li Tahsin’nin karşısında oturayım dedim. Oturdum da. Maraşlı Mencü sol tarafımda, onun da karşısında Çiftçi ustası mevcuttu. Sağ yanımdaki Hulkiye ile birkaç kelimelik laf eyledik. Kıbrıslı Tüzün’nün kızına içimden geldiğince gülücükler gönderdim. Cuma akşamları eve erkenden kaçan Kesil Hazretleri ve Sabri Ağa’ya baş sallamaktan öteye gidemedim.
O akşam Seyidoğlu’nda cümle alem vardı. Yunus Bey, Hanımı, tek çocukları Emre, çocukları Saadet’i evde anne babalarına bırakaraktan sonradan gelen Reis Bey ve Hanımı;. Beni gülücüklerle karışısına oturmaya ben yer bulduktan sonra davet eden Ek Ders Bey’e, ‘Karşınız büyük adamların yeridir,’ dedim. İftar ezanı okununca o da kendi alemine sığınıp, yemeklere daldı.
Biz o akşam Seyidoğlu’nda felhani, kızıl rengi toprak tadında kebaplardan tattık. Bizim köyün burma tatlıcısı Ökkeş’in dükkanına koyamayacağı baklavaları büyük bir iştahla, ayıp olmasın diye yemeye çalıştık. Buruşmuş kendine küsmüş kurutmalık patlıcan dolması önümüze geldiğinde açlık belasıdır, israf olmasın deyip öylesine yedik. Kilisli Adnan yedi mi, bilmiyorum ama Bahri Bey’in Antep adını kullanaraktan laf atmasını sineye çektik. Bire dostum, her Antep’liyim diyene ne diye aldanırsınız. Hem taş yerinde ağırdır.
Yemekleri üşüme tadında yedik. Çay içelim ve kendimize gelelim derken termoslara konulan çay yerine fıs sesi duyunca, o arzumuzu da yaz geceleri dam başlarında içtiğimiz çay zamanlarına havale ettik.
Biz o akşam Seyidoğlu’nda muhabbet yapmak istedik. Konuşmak için mevzular aradık. İmdadımıza çocuk bahsi yetişti; yemek yedirmeden, alt değişimine kadar her şeyi konuştuk. Birde ille de balık burcuna çocuk denk gelsin diye bu kadar yıl beklediğimizi öylesine söyledim. Biz o akşam orada muhabbet ettik…
O akşam Asyalı Zehra Emin’i sordu. Ama bana hiç kimse Mencü ile Borsa Kralı Hasan’nın birbirlerine söyledikleri bilmeceyi duyup duymadığımı sormadı. Soran da olsaydı, ‘Bilse bilse bu işi Adanalı Kemal bilir,’ diyecektim.
Biz o akşam Seyidoğlu’ndan tam saat altıda ayrıldık. Kalanlar kaldılar, kahve içtiler mi bilmiyorum. Ben bir saat erken eve gideceğimi söyleyince Elifin Fatması, ‘Hocam öykü yazın, okuyoruz’ dedi.
Ben o akşam Seyidoğlu’na verilen paralara ve onun için harcanan zamanı acıdım. Geçen yıl da olduğu gibi gelmeseydim mi acaba dedim? Orada ve birkaç davette yediğim yemekleri çok gördüm hep kendime. Yemek işi başkaydı. Yemek işini sahip olduğum elektronik malzeme ile hiç karşılaştırmadım. Mide işi çetin iş.
Siz ben bırakın bir kenara, biz en iyisi gelecek yıl kendimize ait bir çadır açalım ve en alımlı iftarları orada yapalım. Menüyü merak etmenize gerek yok. Ağalar, beyler alın size adam gibi bir menü:
Bizim hanımın Arap tavasını ve hakiki Antep işi tarhana çorbasını, Mencü’ takımı maklubesini, Hasan Ustamızın fırında tavuğunu, Yunus Bey Güllacını, Ata Beyler envai çeşit pastalarını ve börekleri ile, Eskinin Adıyamanlısı, Şimdinin Adanalısı Yılmaz Mehmetlerin çiğ köftesini, Çiftçilerin kralı Güven bey söz geçirir yaptırırsa pizzasını, Boğaziçili Tahsin ise içli köftesini hem haşlatıp hem de kızartıp getirsin. Unutmadan söyleyelim, Maraş Delikanlısı Nihat memleketinden getirttiği etle yapılmış pilavını, Adanalı Kemal ise soğuk böreklerini ısıtıp getirince bak ne biçim iftar yaparız. Bayan camiası ne yaparsa yapsın kabulümüzdür efendim; nasıl olsa onların her yaptığını yeriz biz. İçeceklerimiz de tabii ki, Marmaralı Fahri’den olsun. Üstelik Ayso’dan… Yaman Oğuz Beyi’ni ise baş köşeye oturtturup kim ne getirdiyse onu mail olarak cümle aleme duyursun. Tamer hazretleri ve Karaların Sabri’si evdekileri razı ederlerse onlarda katılsınlar bu törene olmaz mı?
Hepinize afiyet olsun. Yemeklerinizi yedikten sonra, yorumlarınız önce hanımlarınıza, beylerinize sonra mail grubuna atmayı unutmayın.

Bir Cevap Yazın