Bu gece seni bir başka seviyor  ve  özlüyorum,  diye bu satırlara başlamayı çok isterdim ama ben sana ve sevdana asiyim. Dün yine bu vakitte Ankara Garı’nda seni beklediğim kara trenler sensiz geldi. Ne trenin ne rayı  ne de zamanın değeri yoktu; saatlerin yelkovanları çoktan kırılmıştı. Yıllarca Ankara gecelerimi seninle doldurmuşum,  kimin umurundaydı artık. Kızılırmağ’ı tersine akıtıp sel olup sana doğru sel olup gitmesini istediğimi kimlere hangi dosta desem faydası olmayacaktı?  Gitmeyi aklının ucundan dahi geçirmediğin Van şehrinde ve o şehrin şafak vakitlerinde göz yaşlarımla beraber karlar yağarken, her tanede seni görmüş olmam neyi değiştirecekti.

Ben bu sevdamın yaralarına derman olacak merhemi bulmak için şehrin bütün eczanelerini dolaşmışım kim bilecek? Ankara’da yıldızların rengini unuttuğumuz o yedi aylık sürede  kaldığımız odaya gelen felçli Murat’ın derdini paylaşmıştım. Soğuk kış gecelerini beraber geçirdiğimiz hastalar kendi ıstıraplarıyla  inlerken, benim yaralı yüreğimin kendine göre yanık nağmelerini kim dinlerdi? İnşaattan düşüp boynu kırılan ve sadece kafasını oynatan İbrahim Abi Hak’ın divanında hasıl  hesap vereceğinin derdinde idi. İdrar kokulu odamızın her bir ranzasında geçmişe ait hasretin temiz kokularını içlerine sindirerekten, sadece yaşadıklarıyla yaşamak tek tesellileri olan bu adamlara, sevda hikayeleri, senin terk edişinle çektiğim azabı anlatsam ne olurdu ki?

Onları orada bırakalı tama on dört sene oluyor. Çoğu kayıp dostlar listesine girdi, kimi de yalan dedikleri bu dünyaya elveda deyip yürüyemeden gittiler.

1997 senesinin kış gecelerini, sıcak yatak bir odası yerine çalıştığım yerde geçirmişim kimin umurundaydı o zamanlar? Bütün bir okulun sınıf listelerini isim isim oluşturduktan sonra, bir de yazmayı üstlenip ilan etmemi bekleyenlere, “Neden siz de yardım etmiyor sunuz?” diyemezdim. Her hafta imtihan sonrası onların nasıl okunacağını ve yazılacağını ben o günlerde bilemezdim. Excel’i senden başka kimse iyi bilemezdi Murat Hocam! O günlerin kötü acemiliğin verdiği burukluğu şimdilerde her gün yaşarım.

Sevdiğin kızı istetmek için anneni göndermedeki tereddüdünü günlerce yaşamıştı Sivaslı Şakir Hoca.  Acaba kim aksatacak, kim yine geç gelecek veya kimler işi savsaklayacak diye elamanın hasını seçmek bana düşmüştü. Diğer yandan senede beş altı defa değiştirdiğimiz ve zorluğunu ancak yapanların bildikleri ders programlarını hangi bilgisayar otomatik olarak yapardı ta o zamanlar? Her gün, her hafta program değişir mi derken,  üzerime yürüyecek gibi davranan Yaşar Hoca, şimdi hangi program başındadır? Vefayı unuttuk Ata hocam. Uzun havaları Tamer Hocanın yanında mırıldanmaktan çekinmiyorum artık.

2002 yılının C-4 sınıfı için, “Benim Dolaplarım” yazısını yazdığım o öğrenciler harcadığım vakte hiç yazık demedim. Kendimi hırpaladım ama onları hiç yarı yolda bırakmadım. On milyon verip aldığım haritanın bir Eylül günü müsaadesiz alınıp götürülmesine tahammül edemeyip beddua etmeyi kaç defa düşündüysem de ağzıma bantlar yapıştırdım. O sınıfın dolaplarını ve duvarlarını süslediğim günlerin ardından çok aylar geçti. O sınıftan bir öğrencinin çiçeklerle odamıza gelmelerini beklemek de beyhudeydi. Türkistan’a sadık kalan ve oradan biriyle evlenmesi mecbur olan Ayhan, memleketini unuttuğum Fatma, kayısısına hasret kaldığımız Aybala,  Erzurumlu güzel çocuk, ve hepsi yani adını benim de unuttuklarım size söylüyorum: Bildiklerinizle kalın yeter.

Biz yıllarca bizden birinin bu işlere artık el atması gerektir deyip, kutsal Azar’ın kitabını kaç defa yerden yere vurduk.  Biz onu omzumuzdan silkeleyip bir türlü atamadık. Fikirlerimiz kayıtları süsledi. Ayların geçmesi, güneşin önüne Venüsün dikilmesi de yetmedi. Benim, Fahri ve Ata hocalarımın iki çocuğu oldu. Diğer arkadaşlar da boş durmadı elbette. Ama uzun yıllar sonra sözünü bilen Ebru hanım ilk çocuğuna hamile kaldığı bu ayda, biz Azar’a bir türlü doğum yaptırtamadık Mehmet Hoca.

Bana ne bunlardan desek ve yalın ayak tozlu yollarda koşsak, dertlerimizin çözümü belki gelir. Kafamızı parçalarcasına koşsak koşsak…

Siz boş verin bu yazdıklarımı.

Derdimiz elin dilini daha iyi nasıl öğretiriz kaygısını yaşayıp, yaşatmaya çalışmak.

Kavgamız, hıncımız, kinimiz, kırılganlığımız, yanlış anlamalarımız, kırmamız bir nokta etrafında; çoğu defa da avare dolanıp duruyoruz. Ömür gidiyor. Sekiz yılda, kırk yıllık işleri yapan yürekli, kararlı aksiyoner adamları sayıklayıp duruyoruz.

Demek ki, bu işler böyle olacakmış zahir. Ben elden düşme Pentax’ımla Kebercebel köyü yolunda fotoğraflarını çektiğim, lastik ayakkabılı, elbisesi yamalı çocuğun mutluluğunu bu ofiste bulmaya çalışan yüreğime sabır derken, hayallerime de yama vurmaya çalışıyorum.

Son olarak yapılacak bütün çetrefilli işleri Çakmaklı köyünün muhtarına havale ediyorum.

3. Haziran. 2003 Bdüzü

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Popüler