Yaşanmış bir hikaye…
Hava nemliydi. Yıllardır alışkın olmadığı boğucu bir dünyanın tam ortasında kalmış gibiydi. Her akşam sofrayı donatan, canı istediği yemeği bir telefonla hazırlayan, derdini soran, paylaşan gül kokulu annesi bu buhar kokulu memlekette, yanında değildi. Dört mevsim onu gözleriyle seven, yüreğinin süsü babasını göremeyeli ise bir yıldan fazla olmuştu. Kardeşleri Semra ve Sümeyye ile geceler boyu yaptıkları muhabbeti bir odaya mahkum edip, binlerce kilometre ötelere gelmişti. Ama onun derdi bunların hiç biri değildi. Ne havanın boğucu olması, ne çevresinde olup bitenler, ne de özlediği İstanbul yağmurları altında uzun zamandır yürüyememesi onun sıkıntı listesinde yer almıyordu. Sevdalı duruşları, gençlik hayallerini, çocuklarla yaşanacak kızlık rüyalarını bir güvercin kanadına bağlayıp uçurduğundan gönlünde hafiflik vardı. Okudukları, dinledikleri içinde saf çelikten surlar inşa etmişti. O derdine, yoluna odaklanmıştı bir kere. Öz nefesini çoktan bulmuştu.
Her yer gurbet değil miydi? “Yüreğinin götürebildiği kadar yere git.” demişti ona hocası. Babası yola çıkarken, “Evladım, bizi merak etme, sen oradayken, bizim sabahlarımız yine ışıl ışıl olacak, bahçelerimiz yine o yeşillikte, ümitlerimiz daim kalacak. Sadece bayramlarımız hasretler içinde geçse de sen üzülme. Derdin, davan için bu yoldasın.” demişti ve alnından öpmüştü. Babasının ıslak kirpikli gözlerine daha fazla bakamamıştı. Annesinin sarılışındaki sıcaklığı ise hep teninde taşımıştı. Hatta o gün giydiği kıyafeti yıkamamış, zaman zaman koklayıp annesini ve vatanın kokusunu doyasıya içine çekmişti.
Kendisi gibi öz yurdunda okuyamayan ya da okutulmayan, aynı kaderi paylaşan arkadaşları ile “Can harap, canan harap demeden, “Yetiş imdada ya Rab” duası dillerinde yola çıkıyorlardı. Yüreklerindeki hüzün çiçeklerini arkalarında bırakarak sessizce uçaklarına binmişlerdi. Tek yol vardı: İrfan ordusuna bir nefer olmak ve ilmi deniz aşırı ülkelerde alıp, gemilere yükleyip tekrar ülkesine getirip ihtiyaç duyanlara fazlasıyla dağıtmak..
Bulunduğu yer Güneydoğu Asya’da bir ülkedir. Dört öte öncesi atalarının çoluk çocuğunu geride bırakıp geldikleri bu memlekete zamanla alışır. Başka yol yoktur. Alacağı eğitimin yanında dedelerinin bıraktığı ayak izlerinin peşinden gidilecekti. Tanıştığı, görüştüğü insanlara söylenecek sözleri, duruşuyla vicdanlara işittireceği halleri olacaktı. Öyle de olmuştu. Daha birkaç gün önce, okulda tanıştığı o şehrin yerlisi Chun ısrarla kendisini anneannesine götürmek ister. Bir yaşlı kandın neden bu kadar ısrar ederdi? Bir ikindi vaktinde sözleşirler. Hafiften beli hafiften bükülmüş seksen yaşındaki kadın bahçe kapısının önünde onları bekliyordur. Mevlevi duruşlu bu yaşlı kadının çocuksu bir heyecanı taşıdığı her halinden bellidir. Chun, yaşlı anneannesini Türkiye’den gelen arkadaşı ile tanıştırır, “Kızım sana dokunabilir miyim?” der yaşlı kadın. Bir an şaşırır. Ne demektir bu. Elindeki gülü hediye ettiğinden dolayı olamazdı. Nereden geldiği, kim olduğu belliydi. Yaşlı kadının gözlerinde ışıklar alev alev yanıyor gibidir. Bir yıl içinde öğrendiği Tayvan diliyle yaşlı kadına gayri ihtiyari, “Neden?” sorusunu sorar. Kadın, “Ben kırk yıl coğrafya hocalığı yaptım. Dünyada bilmediğim, hayalen de olsa ayak basmadığım ülke yoktur. Harita da ne zaman senin ülkene ellim kaysa yüreğim titrer. Tükenmek üzere olan ömrümde görmek istediğim yerdir orası. Her ülke için on beş dakika vakit ayırmışken, Anadolu dediğiniz o topraklar için ben iki saat konuşurum. Her ders sonunda mutlaka ödev de veririm. Öğrencilerimin hepsi size ait ne varsa bilirler.” “Neden?” diye sorar Türkiye’den gelen genç kız. Yaşlı coğrafya öğretmeni kadın, “Kızım, çünkü orası Osmanlı’nın diyarı. Benim dedelerim sizleri çok anlattı. Ben hayatımda ilk defa bir Osmanlı soyundan gelen birisiyle görüşüyorum” der.
Bir yaşlı nene Osmanlı topraklarından gelen birisine dokunmanın ayrıcalığını yaşamak istemesindeki bu derin duyguları anlamkat zorluk çekti.
Fani ömrünü Osmanlı topraklarından gelen birisine dokunmakla süslemek istiyen bir yaşlı kadın için bi genç kız bir kıymetti. Verilen bu önem ve hissedilen duyguların hakkını vermek orada bulunan herkese, gönül erlerine düşüyordu.
17. Ekim. 2005 İstanbul -Bdüzü
“Birileri yaşar. Birilerine de yazmak düşer.”

Bir Cevap Yazın