Geçtiğin yollarda taş olmayı istedim, olamadım. Uzun ve çileli yaz günlerinde kurudum, kuraklaştım, çorak oldum. Narin bir söğüt ağacı olup senden kalanları serinletemedim, mahcubum. Hayalimdekileri dağların en zirve kayalarına çizdim, sana gösteremedim.
Bağ bekçiliği günlerimde ayı sen, yıldızları saçların zan ettim, dokunmaya kıyama
dım.
Beni tanıyanlar ve görenler içimdeki feryatları duymazlar. Sen her daim yanımdasın. Her nereye gitsem bendesin. Göç zamanı emanet sevdanı on iki deve yüküne yükledim. Ağırlığımı görenler “yolda kalırsın dediler” aldırmadım. Sahralarda adını çöl kumlarına özenle yazdım. Bir fırtına esti, sildi, götürdü. Öfkelendim. Ses etmedim. Çöl yılanları peşime takıldı. Sevdalı bir garip olduğumu söylemem yetmedi. Senin adını söyledim, mahsun bir halde peşimi bıraktılar. Bir daha da sevdamı kimseye söylemedim. Sevdan ve hasretin yüreğimin can damarıydı. Gönlümün en zarif makamlarında senin besteni sakladım, ucundan kıyısından kimseciklere göstermedim; göremediler.
Ben de kalan emanetlerinle şehir şehir yıllarca gezdik. Kervanımdaki yükleri indirmeye bir türlü cesaret edemedim. Kirlenmesinden ve seni hissetmeyeceklerinden korktum. Halimi görenler güldüler; asla aldırmadım.
Her köyde sokak köpekleri ile arkadaş oldum, köylerin son sınırına kadar uğurladılar. Garip garip bakan çocuklara selam verip geçtim, her birine senin adına şekerler ikram ettim. Uğradığım her kasabanın en güzel sokağına senin adını vermek istedim, lakin yazdırmadılar. Boynum bükük ayrıldım. Arzumu yüreğime gömdüm.
Sefil çaresizliğim bu yollara düşmekle kalmadı. Sensiz yüreğimi senin hayaline kelepçeledim. Esirinim diye açtırmadım. Gördüğüm her bir yaratılana seni sordum. Sana benzeyen birilerini bulurum diye nice yüzlere baktım, ne kaş ne göz ne de boy sen gibi olamaz dedim.
Ocak başlarında yediğim katıklı ya da katıksız ekmeklerden tat alamadım. Yoktun. Lezzet yoktu. Sensiz sofra başlarında hep gam, gecelerin siyahını mahzun yaşadım. Bayram sabahlarında gözlerim yollara acı acı baktı, gelmedin. Gelmiyordun. Dizlerin dizlerimde değmedi, vah bana. Ar duydum, ah ettim.
Her Nisan ayında sevdiğin yemekleri hazırladım. Şehrin fırınları bana çalıştı. Yol başlarına kazanlar kurdum; gelen geçene dağıttım. Sebebini sordular, “Onun için” dedim.
Kolay mı?
Soranlara “Tarifi zor” diyorum. Çığ düşmüş gönlüm seni anlatmaktan aciz. Bülbül benim lisanımla konuşsa, en pahalı hatipler cümlelerin hâsıyla seni anlatsalar, kelimeler ve hâtta en uzun özneli cümleler tek heceli kalır. Bu ülkenin ve bilumum memleketlerin ressamları bir araya gelip hünerlerini gösterseler sana ait hiç birşeyi çizemezler, tâsvirleri yarım kalır. Yedi cihânın, hasreti anlatan en anlamlı besteler seni seslendirmekten aciz düşerler.
Ey Yâr! Yıllar öncesi gibi şimdi yine gidiyorum. Bu yollar beni hangi menzile götürürse götürsün. Kanadım kırıkta olsa yolcuyum. Yaşımı da hesaplamıyorum gayri. Ben, hem senin hem de bende kalanların peşindeyim. Senin emanetlerinle bu defa yolum uzun. Yolların kıvrımı, engelleri, yalnızlığım, kimsesizliğim umurumda değil. Seni bulmak için hicranımla bayır, düz demeden gidiyorum. Belki bir yayla sofrasında, belki bir pınar başında sana rastlamanın ümidindeyim. Ya da kerpiçten bir köy evinin damında bulurum seni. Bir yağmur duasında, bir seccade başında O’nun huzurunda görmenin ümidindeyim. Ak pak akan Fırat suyunda, iftar zamanlarında okunan ezanlarda, sahur vakti, son suyu içmenin telaşını her an seninle yaşamanın ümidindeyim.
Bütün rüyaların bittiği anda asla yılgınlığa düşmeyeceğim. Ümidim her daim kâvidir, sağlamdır.
Ey Yâr! Dağlar, sahralar, suyunu içtiğim pınarlar ve uğradığım bütün şehirler şahidimdir, günlerim böyle geçeli tam tamına 43 yıl oldu.
Mevsimlerin dar zamanlarında inadına ve sabırla geleceğin yolları gözlüyorum. Ey sevgili, küstüysen de gel gayri. Asırlarca “gel” diye inleyenler gibi daralıyorum?
Şu benim yüreğimin hasretleri yok mu! Ah! Firardayım ey sevgili, firarda…
Bilsen de bilmesen de seni seviyorum. Hem de……………. 7 Nisan 2006 foto: magpak
Bir Cevap Yazın